Bazen bir kitabın kapağını açarsınız.
İçinden yalnızca cümleler çıkacağını sanırsınız.
Oysa sayfalar ilerledikçe fark edersiniz ki satırların arasından insanlar yürümeye başlamıştır.
Bir çocuk koşar... Bir annenin sesi duyulur... Denizin tuzu gelir burnunuza... Eski bir okulun siyah önlüğü gözünüzün önünde belirir... Sonra hiç beklemediğiniz bir anda hayat, en acı yüzünü gösterir. Ve siz kitabı değil, bir ömrü okumaya başlarsınız.
İşte derlemesini Mihrap Altıntaş'ın yaptığı "Altın Plak Antolojisi" tam da böyle bir eser.
Bu kitapta yalnızca hikâyeler yok. İnsan var. Hatıra var. Hasret var. Kayıplar var. Ve en önemlisi... Samimiyet var.
Bugün herkes kusursuz cümleler kurmaya çalışıyor. Ama insanın kalbine dokunan şey, kusursuz cümleler değil; gerçek yaşanmışlıklardır. Kitabın sayfalarını çevirirken bunu bir kez daha hissediyorsunuz.
Özellikle Şale Serdaroğlu'nun kaleminden dökülen satırlar, çocukluğun ne kadar büyük bir servet olduğunu yeniden hatırlatıyor.
Tekirdağ'da başlayan, Mersin kıyılarında büyüyen bir çocuk... Saçlarına takılan renkli kurdeleler... Ağabeyinin avucunda sakladığı şekerler... Denize koşulan sabahlar... Kumlu ayaklarla eve dönüşler... Bugün bize sıradan gibi gelen ne çok şey, aslında insanın ömrü boyunca yanında taşıdığı en kıymetli hazinelermiş. Çünkü insan büyüdükçe oyuncaklarını değil... Masumiyetini kaybediyor.
Şale Serdaroğlu bunu büyük iddialarla anlatmıyor. Bağırmıyor. Slogan atmıyor. Sadece yaşadıklarını anlatıyor. Belki de bu yüzden satırları insanın içine daha çok işliyor. Sonra bir anda hikâye yön değiştiriyor. Çocukluk anılarının yerini, tarifsiz bir acı alıyor.
Amerika'da yaşayan genç yeğeninin beklenmedik vefatı... Bir annenin yıkılışı... Bir ailenin sessiz çığlığı... Ve insanın ölüm karşısındaki çaresizliği... Hayatın en sert gerçeği bazen tek bir telefonla kapınızı çalıyor. İşte o andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Belki de kitabın en güçlü yanı tam burada başlıyor. Çünkü burada kurgu yok. Abartı yok. Sadece hayat var. Bugün sosyal medyada herkes mutlu görünmeye çalışıyor. Kimse kırık taraflarını göstermiyor. Oysa bu kitapta insanlar yaralarını saklamıyor. Çünkü biliyorlar ki insanı insan yapan yalnızca sevinçleri değildir. Acıları da onun kimliğinin bir parçasıdır.
"Altın Plak Antolojisi"nin en kıymetli tarafı da burada. Farklı şehirlerden, farklı yaşamlardan, farklı mesleklerden insanların ortak bir duyguda buluşması...
Arka kapağa baktığınızda birbirinden farklı isimler görüyorsunuz:
Aylin Altın, Aysima Yazak, Burcu Kırmızıgül, Cihan Butak, Çağdaş Aybek, Dilek Özata, Ebru Kirezli, Ece Özdemir, Erkan Eren, Esengül Dayan, Gamze Türkistanlı, Hilâl Yenigün, İmren Karabağ, Melisa Göncü, Mihrap Altıntaş, Murat Engin Deniz, Nazmiye Yılmaz, Nuray Kahraman Uzun, Özgül Kazan, Selma Hançer, Şale Serdaroğlu, Veysi Kocaman, Yeliz Deniz Boğuçanin ve Züleyha Öz'ün kalemleri aynı kitapta buluşuyor.
Hepsinin hayatı farklı... Ama duyguları aynı. Çünkü insan nerede yaşarsa yaşasın; Çocukluğunu özlüyor. Kaybettiklerini özlüyor. Sevdiklerini özlüyor. Belki de bütün edebiyat bunun için var. Birbirimizi tanımadan birbirimizi anlayabilelim diye...
Bu yüzden bazı kitaplar okunup rafa kaldırılmaz. Ara sıra yeniden açılır. Çünkü bazı satırlar yıllar geçse de eskimez. Tıpkı eski bir plak gibi...
İğne yeniden değdiğinde aynı duyguyu tekrar yaşatır. Ve insan o an anlar...
Zaman geçse de güzel hatıraların sesi hiç susmaz.
Nota ve Tınıyla...