Bir kahve içiyoruz, fotoğrafını çekiyoruz. Güzel bir yemek geliyor, önce telefonumuza uzanıyoruz. Bir yere gidiyoruz, manzaraya bakmadan önce nasıl görüneceğimizi düşünüyoruz. Sanki yaşadığımız her anın bir de seyirci tarafından onaylanması gerekiyor.
Sosyal medya hayatımıza yeni bir pencere açtı. Sevinçlerimizi, anılarımızı, gezdiğimiz yerleri paylaşabiliyoruz. Bunda elbette yanlış bir şey yok. İnsan paylaşmak ister, görülmek ister, beğenilmekten hoşlanır. Bunlar insana özgü duygular.
Ancak mesele, paylaşmanın bir ihtiyaçtan çıkıp vazgeçilmez bir beklentiye dönüşmesiyle başlıyor.
Bir fotoğraf yeterince beğeni almadığında huzursuz oluyorsak, gittiğimiz yeri yaşamaktan çok başkalarına göstermeyi önemsiyorsak, mutluluğumuzu başkalarının tepkisiyle ölçüyorsak kendimize şu soruyu sormalıyız: Gerçekten mutlu muyuz, yoksa mutlu görünmeye mi çalışıyoruz?
Bence burada asıl sorun fotoğraf paylaşmak değil, insanın kendi değerini başkalarının ilgisine teslim etmesidir.
Çünkü her paylaşım üstünlük duygusundan kaynaklanmaz; bazen yalnızlıktır, bazen bir anıyı saklama isteği, bazen de uzaktaki insanlarla bağ kurma çabasıdır. Bu yüzden kimseyi birkaç fotoğrafına bakarak yargılayamayız. Fakat sürekli alkış bekleyen, hayatını başkalarının beğenisi üzerine kuran bir anlayışı da sorgulamalıyız.
Unutmayalım; herkesin bizi görmesi, herkesin bizi tanıdığı anlamına gelmez. Binlerce beğeni almak da insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin iyi olduğu anlamına gelmez.
Bazen telefonu bir kenara bırakıp hayatı seyircisiz yaşamak gerekir. Çünkü bazı güzellikler paylaşılmak için değil, gerçekten hissedilmek için vardır.
Ve belki de en önemli soru şudur:
Telefonumuzu kapattığımızda, geriye gerçekten yaşanmış bir hayat mı kalıyor, yoksa yalnızca paylaşılmış fotoğraflar mı?
Nota ve Tınıyla...
