2024'ü acısıyla, tatlısıyla geride bıraktık.
Ben de yeni yıl ile birlikte ilk ne yazacağımı düşünürken gözüme kütüphanenin en üst rafında bir köşeye sıkışmış olan Dale Carnegie'nin bir kitabı ilişti. 1948 yapımı " "How to Stop Worrying and Start Living – Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak"
Evet, tarihte yanılmıyorsunuz. Gerçekten bundan tam 77 yıl önce yazılmış. Mutaka okumuş ya da duymuşsunuzdur.
Dale Carnegie ilk kez 1948 yılında basılan bu kişisel gelişim kitabının önsözünde, bu eserini "New York'un en mutsuz delikanlılarından biri olduğu" dönemde kaleme aldığını belirtirken,. hayatındaki konumundan nefret ettiği için endişeden kendini hasta ettiğini söylüyor ve endişelenmeyi nasıl bırakacağını bulmak istemesine de bu durumun sebep olduğunu" anlatıyor.
Kitabın amacı okuyucuyu daha keyifli ve tatmin edici bir hayata yönlendirmek, yalnızca kendilerinin değil, aynı zamanda etraflarındaki diğerlerinin de daha fazla farkına varmalarına yardımcı olmak. Bir anlamda, Carnegie, okuyucunun hayatın daha önemli yönlerine odaklanmasını sağlamak için hayatın günlük nüanslarını ele almaya çalışıyor.
Milyonlarca insan tarafından okunan bu kitap bence ender yazılanlardan. Üzüntü alışkanlığının üstesinden gelmenizi sağlamaya yardımcı olmak amacıyla yazılmış gibi görünse de, mutlu olmayı, hayatın güzelliğni aslında üzüntünün üzülünecek bir zavallı alışkanlıktan ibaret olduğunu en iyi şekilde anlatıyor. Eğlenceli, kıpır kıpır ve mutlu bir yaşam sürmemizi engelleyen üzüntü ve gerilimlere aslında hiç gerek olmadığını fark ettiriyor kitap.
O zaman, Carnegie'nin, "kesinlikle herkes okumalı" diyebileceğim bu kitabında gerçekten yaşanmış olaylardan ve insanların bunu nasıl yendiğinden bahseden bölümü ile sizi baş başa bırakıyorum :
"Öğrencim Marion j.Douglas'la yıllar önce birlikte geçirdiğimiz bir akşamı hiç unutmayacağım. (Özel nedenlerden dolayı kimliğinin gizli kalmasını istediğinden, gerçek adını yazmıyorum.) Ama öyküsü gerçek; günün birinde sınıfta anlatmıştı. Felaket iki kez çalmıştı evin kapısını Bay Douglas'ın.Önce çok sevdiği beş yaşındaki kızını yitirmişti. Bu acıya dayanamayacaklarını sanıyorlardı. Ancak aradan geçen on ay acılarını silmiş, yeni bir kızları olmuştu. Ne var ki beş gün sonra o da ölmüştü.
İkinci felaket tam bir yıkım olmuştu hem eşi için hem de kendisi için.''Dayanamıyorum artık.''diye girdi söze.''Ne yiyor ne içiyor ne de uyuyabiliyordum.Sinirlerim alt üst olmuş, kendime güvenimi yitirmiştim.''
Sonunda doktora gitmek zorunda kalmıştı. Bir doktordan çıkıyor diğerine giriyordu.Bunlardan kimi uyku ilacı, seyahat öneriyordu. Hepsini de denedi ama sonuç yoktu.''Göğsüm bir mengeneye sokulmuş gibiydi; sıkıyor, sıkıyordu mengene. Ancak yaşayan bilir bunu.''
''Şükürler olsun ki bir oğlum daha vardı, dört yaşındaki oğlum. İşte o çözdü sorunumu da!Yine bir gün oturup kara kara düşünürken yanıma yaklaştı: ''Babacığım bana bir kayık yapar mısın?''diye sordu. Hiç bir şeyle uğraşacak durumda değilim oysa. Ama iyi tanırdım onu; aklına koyduğunu mutlaka yaptırırdı. Öyle oldu nitekim.
''Oyuncak kayığı yapmak yaklaşık üç saatimi almıştı. Ancak bittiğinde ilginç bir şey oldu: Kayıkla uğraştığım üç saat boyunca, tüm üzüntülerimden arınmış ve rahatlamış olduğumu fark ettim. Aylardır ilk kez oluyordu bu!
''İşte bu buluş ne zamandır içinde bulunduğum dalgınlıktan sıyırdı ve düşünmeye zorladı beni. Oturup şöyle bir düşündüm. Düşünmeyi ve tasarılar yapmayı gerektiren birşeyle uğraştığımda ,üzülmeye fırsat bile kalmıyordu. Kayıkla uğraşırken de böyle olmuştu işte. Sonunda kararımı verdim;bir şeylerle ilgilenecektim.
''Ertesi akşam evin içinde oda oda dolaşarak yapılması gereken işlerin listesini çıkardım. Bir sürü eşyanın onarıma ihtiyacı vardı; kitaplıklar, merdivenler, pancurlar, kapı kolları, kilitler, sızıntı yapan lavabolar vs. Şaşılacak şey, iki hafta içinde onarılması gereken tam 242 eşya saymıştım.
''Son iki yıl içinde bunların çoğunu onardım. Ev dışında da çeşitli etkinliklere katılarak yaşamımı renklendirmeye çalıştım. Bu arada haftada iki gece yetişkinler kursuna gittim. Katıldığım sosyal etkinliklerden biri de okul aile birliği toplantılarıydı; bir süre sonra da birliğin başkanı seçildim.Bunun dışında yardım kampanyasına da katılmıştım.Öylesine doluydum ki,üzülmeye zaman bile bulamıyordum artık.''
''Üzülmeye zaman yok!"
İkinci dünya Savaşı'nın en kızgın zamanlarında gününün tam on sekiz saatini çalışmayla geçiren Winston Churchill söylemişti bu sözü. Üzerindeki ağır sorumluluktan dolayı üzüntüye kapılıp kapılmadığı sorulduğunda şu yanıtı vermişti:''Yapılacak o kadar çok işim var ki, üzülmeye zaman bulamıyorum.''
Otomobiller için otomatik çalıştırma mekanızmasını geliştirdiği sıralarda Charles Kettering de aynı konumdaydı. Emekliye ayrılmadan önce General Motors şirketinin araştırmadan sorumlu başkanlığını yapıyordu Bay Kettering. Ancak buluşuyla uğraştığı eski günlerinde o denli parasızdı ki, laboratuvar olarak bir samanlığı kullanıyordu. Eşinin piyano dersleri vererek biriktirdiği parayla geçinmek zorunda kalmışlardı. Bu para da bitince yaşam sigortasından borç almışlardı. Bu durumdan üzüntü duyup duymadıklarını sordum eşine,''Evet''diye yanıtladı, ''üzüntüden gözüme uyku girmiyordu ama Charles son derece rahattı. İşine o kadar dalmıştı ki,üzülmek aklına bile gelmiyordu.''
Kitaptan alınan bu kısa bölüm ilginizi çektiyse bence okumanızı tavsiye ederim.
Son olarak Büyük bilgin Pasteur'e de değinmeden geçemeyeceğim. Pasteur, ''kütüphane ve laboratuvarlarda bulunan ruh dinginliğinden ''söz eder. Neden oralarda bulunuyor dinginlik?" diye sorar.
Cevabını da yine kendisi verir : "Çünkü buralardaki insanlar kendi uğraşlarıyla boğuşmaktan zaman bile bulamazlar üzülmeye. Araştırmacıların sinir bozukluğundan yakındıkları çok az görülmüştür zaten. Çünkü zamanları yoktur üzüntü duymaya"
Nota ve Tınıyla...
macit.soydan@gmail.com