Yedi yaşındaki Nina Roçitskaya da annesi ve iki küçük kardeşi ile zapt edilen evlerinde Alman subaylarla birlikte yaşamak zorunda kalmıştır. Almanların pişirdiği yemek kokuları ile bastırılamaz hale gelen açlık duygusunu anlatırken dört yaşındaki kardeşinden bahseder:
“O kadar açtı ki kardeşim, anneme, “hadi yavru ördeğimi pişirelim bile demişti. Oysa yavru ördek onun en sevdiği oyuncağıydı, daha önce başka birine ödünç verdiği dahi olmamıştı. Onunla uyurdu geceleri.”
Yine yedi yaşındaki Lilya Melnikova da savaş yıllarında yetimhanede kalabilen şanslı çocuklardan biridir. Yetimhaneye ulaştıklarında kendilerine verilen bir parça ekmek karşısında hissettikleri mutluluğu “Yemeden duruyorduk, yediğimiz an bu mutluluğun sona ereceğinden korkuyorduk. Böylesi bir mutluluk gerçek olamazdı…” sözleriyle dile getirir.
Beş yaşındaki Valya Matyuşkova da Alman toplama kampına götürülen yüzlerce çocuktan sadece biridir. Yaşının küçük olmasından dolayı bazı olayları tam olarak hatırlamasa da yaşadıkları açlık gerçeğini çok ayrıntılı bir şekilde anlatır:
“… Henüz yürümeyi öğrenmemiş çocuklar vardı, emekleme çağındalardı. Karınları acıkınca yeri yalarlardı... yerdeki çerçöpü yerlerdi… çabucak öldü onlar. Çok kötü besleniyorduk, ekmeğe benzer bir şey veriyorlardı bize, yiyince dilimiz şişiyordu, hatta öyle çok şişiyordu ki artık konuşamıyorduk. Yemekten başka bir şey düşünemez haldeydik. Kahvaltı ederken düşünüyorsun; öğle yemeğinde ne var acaba? Öğle yemeği yerken, akşam yemeğinde ne verecekler acaba? Tellerin altından sürünerek geçip kente sıvışırdık. Tek bir hedefimiz vardı: çöplük. Ringa balığı derisi ya da patates kabuğuna denk gelmek akıl almaz bir mutluluktu. Çiğ çiğ yerdik kabukları.”
Her çocuk anne baba sevgisi ile büyür ve dünyayı tanır. Onlar sayesinde yaşama uyum sağlamayı ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenir. Savaşın çocuklar üzerinde yarattığı belki de en büyük travmalardan biri de annelerine ve babalarına duydukları özlemdir.
Onların koruması ve güven ortamlarına özlem duyarlar. Onların sarılmalarını özlerler. S. Aleksiyeviç’in kitabından duyulan seslerin en büyük özlemlerinden biri de anne ve baba sıcaklığıdır.
Savaş başladığı gün öncü kampında bulunan ve ardından yetimhaneye götürülen sekiz yaşındaki Zina Kosyak kendisi gibi tüm çocukların yaşadığı anne-baba özlemini şu sözlerle hatırlar:
“Geceleyin kıyamet kopardı. Çığlık çığlığa annemizi babamızı çağırırdık. Öğretmenler bizimle konuşurken “anne” kelimesini kullanmamaya çalışırdı. Bize bu kelimenin geçmediği masalları anlatır, bu kelimenin geçmediği kitapları seçerlerdi. Birinin ağzından ansızın anne kelimesi çıkacak olsa o an kıyamet kopardı. Asla dindirilemeyen bir kıyamet.”
Yaşananları anlattığı sırada elli bir yaşında olan Zina, içinde dindiremediği anne özlemini “Artık elli bir yaşıma geldim, kendi çocuklarım var. Ama hala annemi istiyorum” diyerek ifade eder.
Savaş başladığında dört yaşında olan ve tek başına bir istasyonda bulunarak yetimhanede büyüyen Marina Karyanova da “Hep açtım, sürekli bir şeyler yemek istiyordum. Ama yemekten daha çok istediğim şey birinin bana sarılması, şefkat göstermesiydi” diyerek içindeki özlemi dile getirirken, hiç tanımadığı bir kadından dilendiği şefkati de unutmamıştır:
Yolda yürüyordum…Önümde çocuklarıyla yürüyen bir anne vardı. Çocuklardan birini kucağında taşıyordu kadın, sonra onu bırakıp diğerini alıyordu kucağına. Bir banka oturdular. Orada öylece durdum, durdum… Sonra yanlarına yaklaştım: “Teyzeciğim, beni kucağınıza alır mısınız? Şaşırdıkadıncağız. Yineledim ricamı: “Teyzeciğim lütfen…”
On iki yaşında bir asker çocuğu olan Valya Brinskaya da savaşın başından sonuna kadar annesi ve kardeşleriyle birlikte babalarını beklediklerini ve bu duygunun bir alışkanlık haline geldiğini şöyle anlatır:
“Babam gerçekten geldi mi? Bundan sonra babamı görebileceğime inanamıyordum, çünkü biz onu beklemeye alışmıştık. Bizim gözümüzde baba, beklenecek biriydi, babalar sadece beklenirdi.”
Devam edecek...
Nota ve Tınıyla...
macit.soydan@gmail.com