beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort avcılar escort sex hikayesi porno seyret beylikdüzü escort
Bugun...


MACİT SOYDAN

facebook-paylas
FARABİ, ÇEVRE SOKAK… BAZI YERLER YAZILMAZ, BESTELENİR...
Tarih: 25-02-2026 14:09:00 Güncelleme: 25-02-2026 14:09:00



 

Bizimkiler peder beyin görevleri sonucu İstanbul’a veda edip önce Erzurum’a, ardından Gümüşhane’ye savrulmuş; kader bavulları toplamayı öğretmiş onlara. 

 

 

Sonra bir gün, bozkırın ortasında kendine has bir vakarla duran Ankara’ya demir atmışlar. Yanlarında babaannem… ve o iki şehirde ardı ardına dünyaya gelen ağabeyimle ablam.

 

 

Ankara o yıllarda başka bir Ankara’ydı. Rüzgârı sertti ama insanı sıcaktı. Henüz gri değildi gökyüzü; akşamları turuncuya çalan bir hüzün inerdi şehrin üstüne.

 

 

Evet, bir önceki yazımda da dediğim gibi son durak yine Ankara olmuştu.

 

 

Farabi ile Çevre Sokak’ın kesiştiği yerde, bitişikteki apartmanla arasında geniş bir bahçe ve içinde kırmızı dutlu bir ağaç bulunan iki katlı o ev… 

 

 

Alt kata nedense hiç kiracı taşınmazdı. 

 

 

Yok yok, telaşa kapılmayın; perili değildi. Ev sahibi biraz paragözdü hepsi o. Ama çocuk aklı işte; boş duran evlerin hep bir sırrı olduğuna inanır insan.

 

 

Peki o mahalle nasıldı?

 

 

Fazla kalabalık değildi. 

 

 

60’lı yıllar… Sokak lambaları sarı yanardı, akşam olunca kaldırımlara uzun gölgeler düşerdi. 

 

 

Sokağın iki köşesinde dönemin gözde pastaneleri vardı: Capri ve Köşk. 

 

 

Capri yarı diskotek sayılırdı; gençliğin nabzı orada atardı. (Sonradan neden çıktığı bilinmeyen bir yangın sonrası kül oldu) Köşk Pastanesi ise adeta küçük bir sahne gibiydi. Ankara’ya gelen sanatçılar uğrarmış; hatta Ajda Pekkan’ın bile gelmişliği varmış derlerdi. 

 

 

O masalarda çatal sesine hafif kahkahalar karışır, vitrindeki yaş pastalar sanki başka bir hayata aitmiş gibi dururdu.

 

 

Tam karşıda bir bakkal… Yanında kasap ve manav. Hayat üç dükkânın arasına sığardı. 

 

 

Veresiye defterleri, cam şişe gazozlar (Henüz Nuri Alço ile tanışmamışlardı), kese kâğıdında ay çekirdeği… Gofret, üzerinde arap kızının resminin bulunduğu sakız. 

 

 

Mahalle demek biraz da kokular demekti: taze ekmek, ıslak toprak, sabah erken sulanan bahçe.

 

Hele o akşamları özellikle de kış, sokaktaki bozacının sesi. Bardaklara leblebi ile konan  ve keyifle içilen... 

 

 

Çevre Sokak’tan yukarı doğru çıkınca Çankaya İlkokulu… Yıllar sonra kimlerin o sıralardan geçtiğini öğrenince şaşırdım. Şehrin kaderi bazen ilkokul bahçelerinde yazılırmış meğer.

 

 

Okulun tam karşısında ise bahçesinde ara sıra gezinen İsmet Paşa’nın Pembe Köşkü...

 

 

Tabii ben bunları yaşamış gibi anlatıyorum ama o yıllarda henüz “portakalda vitamindim.” 

 

 

Sonradan, anlatılanlardan, eski fotoğraflardan, babaannemin sandığından çıkan sararmış mektuplardan öğrendim. İnsan bazen yaşamadığı yılları da özleyebiliyor.

 

 

Yine peder beyin leyleği havada görmesiyle valide hanımla gittiği uzun bir uzak kıta seyahatinin ardından ben de sürpriz bir misafir olarak katılmışım aileye. 

 

 

Ankara’nın ayazı yüzüme çarparken, ablamla ağabeyimin gölgesinde büyümeye başlamışım.

 

 

Neyse devam edelim...

 

 

Kuğulu Park henüz bugünkü sınırlarına kavuşmamıştı ve genelde akşamüstleri gençlerin buluşma yeriydi. (Şimdiki Polonya Büyükelçiliği’nin bahçesi o zamanlar Kuğulu’ya aitti ve arada cadde yoktu.)

 

 

Ağabeyimle ablam mecburen beni de götürürdü. Ama o koca kazıklar salıncaklara binerken ben genelde kenarda pastamı yiyip çayımı içerek izlerdim. 

 

 

“Sus, elindeki pastanı ye… yoksa bir daha getirmeyiz.” Çocukluğun en büyük tehdidi buydu zaten: Bir daha götürmemek.

 

 

Arada da hemen bitişikteki Tenis Kulübü’nü ziyaret ederlerdi. Eeee, aile büyükleri kodaman olunca kimse bu hippie kılıklı gençlere ses edemezdi. 

 

 

Benim de çaktırmadan arada bir rakete el dokunmuşluğum olmuştu. Orada bile önüme bir pasta ile cola koyar, kendileri eğlenirlerdi. 

 

 

Tunalı’ya gittiklerinde ise çoğu zaman beni götürmezlerdi. “Yaşın küçük, anlamazsın.” 

 

 

Oysa ben her şeyi anlamak isterdim. Tunalı Hilmi Caddesi o yıllarda Ankara’nın kalbiydi. Kaldırımlarda rugan ayakkabılar, omuzlarda dar kesim ceketler… Gençlik biraz da yürümekti Tunalı’da.

 

 

Sinemalar vardı bir de… 

 

 

Kavaklıdere Sineması, Çankaya Sineması, Hanif Sineması, Talip Sineması, Karınca Sineması (Biraz Esat tarafındaydı ama olsun) Ses Sineması… Loş salonlar, kırmızı koltuklar, frigobuz, gazoz, mısır kokusu. 

 

 

Bazen fazla zırıldadığımda ablam beni de götürürdü ama elime mısırla gazozu tutuşturup “uslu uslu izle” derdi. Frigobuz yasaktı. Neme lazım üşütür hasta olurum diye herhalde...

 

 

Asker babanın evinde askerlik yapan oğul gibiydim sanki. Disiplin, evin görünmeyen misafiriydi.

 

 

Botanik pek rağbet görmezdi o zamanlar. Park yıllar sonra başka hikâyelerin mekânı oldu. El ele tutuşmanın cesaret istediği zamanlardı; biraz korku, biraz saygıdan.. 

 

 

Şehir insanı izlerdi. 

 

 

Seğmenler Parkı’nın adı bile farklıydı. Henüz bugünkü gibi değildi; içinden bulanık bir su akardı. Bundan dolayı da gayri resmi olarak (B... dere) olarak anılırdı. 

 

 

Kimse romantizm aramazdı orada. Oysa yıllar sonra aynı yer, gençliğin en masum kaçamaklarına sahne olacaktı.

 

 

Hoşdere üzerinde Galaxie, Cinnah başında Apple… 

 

 

Diskoteklerin ışıkları Ankara gecesine başka bir renk katardı. Cinnah Caddesi yokuşunu çıkarken insan biraz büyürdü sanki.

 

 

Ara sokaklardaki kafelerde kolejli gençler toplanırdı; mini golf oynanan o mekân, bizim için ulaşılmaz bir kulüptü adeta. Yıllar sonra o üniformayı giyince kader yüzüme hafifçe gülümsedi. Artık ben de onlardandım:)))

 

 

Sonra Farabi’den yukarı tırmandık. Yeni evimiz Sedat Simavi Sokak’taydı. İnsan bir şehirde adres değiştirdikçe biraz da çocukluğunu değiştiriyor.

 

 

Belki de bu yüzden, yıllardır üzerinde çalıştığım romanın adı tesadüf değil:

 

 

“Babaannemin Sandığı.”

 

 

Bir dönem romanı...

 

 

Çünkü sandık sadece eşya saklamaz; zaman saklar.

 

 

Biraz Ankara ayazı, biraz Tunalı akşamı, biraz Kuğulu’da yenmiş bir pasta…

 

 

Ve en çok da, büyürken fark etmediğimiz o küçük kalp çarpıntılarını.

 

 

Devamını elbette kitapta anlatırım tabii ömrüm izin verirse...

 

 

Valide hanıma söz vermiştim "bir gün bu ailenin kitabını yazacağım" diye. 

 

 

Gülmüş, "Haydi bakalım, yaz da okuyalım neler yaşamışız."  diyerek beni de cesaretlendirmişti. 

 

 

Ama yine de garantiye almak için "Sen bu yarı haylaz, yarı aylak halinle biraz zor yetiştirirsin. Kendini zorlama. Benden sonra yayınlarsan getirir kabrimin yanına bir tane bırakırsın. Ben görürüm" demişti.

 

 

Ömrü vefa etmedi. Anneannemle beraber yatıyorlar. Belki birlikte okur, geçmişi yad ederler ne bileyim...

 

 

O zaman artık kolları sıvama zamanı...

 

 

Nota ve Tınıyla…



Bu yazı 5970 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

Henüz anket oluşturulmamış.
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI