Sabah uyandık.
Telefon yok.
Ne bildirim var, ne WhatsApp, ne Instagram, ne de “son görülme”...
İlk birkaç dakika hepimiz biraz huzursuz olurduk. Sonra belki pencereyi açardık. Sokağa bakardık.
Karşı apartmanda oturan insanları fark ederdik. Yıllardır geçtiğimiz halde adını bilmediğimiz dükkânın tabelasını okurduk. Belki bir arkadaşımızı gerçekten aramak için numarasını hatırlamaya çalışırdık.
Öğleye doğru sıkılırdık. Çünkü elimizin otomatik olarak telefona gitmesine alışmışız. Bir şey beklemediğimiz halde ekranı açıyoruz. Sonra tekrar kapatıyoruz. Bir dakika sonra yeniden açıyoruz. Aslında çoğu zaman telefona değil, kendimizden kaçacak küçük bir bahaneye bakıyoruz.
Eskiden insan sıkıldığında düşünürdü. Şimdi sıkıldığında ekranı kaydırıyor. Eskiden otobüste camdan dışarı bakardık. Şimdi aynı otobüste yan yana oturup birbirimizin yüzüne değil, başka insanların hayatlarına bakıyoruz.
Belki telefonlarımız kötü değil. Bizi birbirimize bağlıyorlar, haber veriyorlar, işimizi kolaylaştırıyorlar. Ama galiba bir şeyi de yavaş yavaş unutturdular:
Hiçbir şey yapmadan oturabilmeyi. Oysa insanın bazen hiçbir bildirim almaya, hiçbir yere yetişmeye, kimseye cevap vermeye ihtiyacı yok. Sadece oturup düşünmeye ihtiyacı var.
Belki bugün telefonlarımızı bir saatliğine kapatsak... Dünyada hiçbir şey değişmez. Ama belki biz biraz değişiriz. Ve kim bilir...
Belki ekranın karardığı o bir saatte, uzun zamandır görmediğimiz bir şeyi fark ederiz:
Kendimizi.
Nota ve Tınıyla...