Sır saklamak, aslında insan olmanın en ağır imtihanlarından biridir. Hepimizin içinde, bir başkasına anlatmak isteyip de tutmak zorunda kaldığımız kelimeler vardır. Yüreğimize ağır gelen, gece uykularımızı kaçıran, dile dökülmeyince boğazımıza düğüm olan şeyler… Ve bazen o yükü bir başkasıyla paylaşmak isteriz. Deriz ki, “Bu benim güvendiğim insan, o anlar, o kimseye söylemez.” Ama hayat, her zaman böyle işlemez.
Yaşadığımız çağ, ne yazık ki sadakatin, vefanın ve sırdaşlığın giderek azaldığı bir dönem. Artık insanlar dert ortağı olmak yerine bilgi taşıyıcısı olmayı seçiyor. Bugün “bunu kimseye söyleme” diye fısıldadığın bir cümle, yarın üç beş kahkaha uğruna başkasının kulağında çınlayabiliyor. Üstelik en çok güvendiğin, en yakınım dediğin birinden gelince bu ihanet, insanın yüreğinde açtığı yara daha da derin oluyor.
Sır, sahibine emanettir. Birine bir şey anlatırken aslında ona bir hazine teslim edersin. Ve beklersin ki o da bu emaneti kendi sırrı gibi sarsın, sarmalasın. Ama ne yazık ki bazıları bu güveni taşıyamıyor. Bilgiyi bir güç gibi görüp başkasının acısından prim elde etmeye çalışıyor.
Bu yüzden artık sır paylaşırken iki kez düşünmek gerek. İnsanların yakınlığına değil, karakterine güvenmek lazım. Her yüzüne güleni dost sanmamak, her kahkahayı samimiyetle karıştırmamak gerekiyor. Çünkü gerçek dost, sırrını senin kadar koruyan kişidir. Ne zaman senin yanında olmasa da, ağzından senin hakkında tek kelime etmeyendir.
Sırrını paylaştığın kişi seni yarı yolda bıraktığında, aslında sadece bir sırrı değil, bir güveni de kaybetmiş oluyorsun. Ve güven, bir kere yıkıldığında asla eskisi gibi olmuyor. Kırılan aynalar gibi... Parçaları toplansa bile yansıma hep bozuk kalıyor.
O yüzden; her içini dökme isteğinde dur biraz. Sorgula. Kimle konuşuyorsun, kimle yürüyorsun, kime sırtını yaslıyorsun? Unutma ki her dost görünen, sırdaş değildir. Ve her sır, her kulakta huzur bulmaz…
Nota ve Tınıyla...
macit.soydan@gmail.com