Sene 1965...
Tüm ülkede gerek şarkıları, (içinde kendi beste ve füfteleri de olan) gerek sesi ve gerekse de yaşadığı döneme göre aykırı giyimiyle bir Zeki müren fırtınası esiyor. Haberde de göreceğiniz gibi hayranları ki kadın - erkek fark etmiyor, "Zeki Müren istesin canımı bile veririm" diyebilecek kadar fanatik.
Halkın kendisine verdiği isimle "Sanat Güneşi" olarak da anılan Zeki Müren'in, neredeyse ülkenin tüm popüler sanatçılarının uğrak yeri olan Ankara'daki Gençlik Parkı içinde bulunan Luna Park Gazinosu'nda sahne alacağı öğreniliyor.
Peki neler mi oluyor ?
Gazeteci Taner Aksoy'un röportajından hep beraber okuyalım o zaman ;
İSTESİN CANIMI bile veririm diyen bir bayan dinleyici bahçeye saat sabahın karanlığında geldiğini söylüyordu. Zeki Müren’i dinlemek için tam 18 saat önce geliyorlar. Aralarında hanımı için yer tutmak gayesi ile gelen baylar da vardı.
- Siz gazeteci misiniz ?
- Evet.
- Niye resmimizi çektiniz ?
- Zeki Müren'in hayranlarından değil misiniz ?
- Hem de nasıl.
- İşte ben de bunun için çektim resminizi.
Bu konuşmalar Gençlik Parkı'ndaki bir aile bahçesinde oluyordu. Zeki Müren'in hayranları doldurmuşlardı bahçeyi. Hem de sabah saat 5.30'dan beri. Daha güneş yeni doğmuştu. Etraf yeni yeni aydınlanıyordu.
Sabahın bu saatlerinde Gençlik Parkı boş değildi. Genç ve yaşlı bayanlar parkın serin asfaltında ağır ağır yürüyorlardı.
Saat şimdi 11.30. Güneş yükselmiş, yakıcı olmaya başlamıştı. Aile bahçesinin sandalyeleri dolu doluydu.
Öyle ya, Zeki Müren Ankara'ya gelmişti. Akşama sahneye çıkarak şarkı söyleyecekti. Alkışlanacaktı bol bol.
- İsminiz bayan ?
- Söyleyemem.
- Buraya geldiğinize göre Zeki Müren'in hayranlarından olmalısınız.
- Hem de nasıl. Baksanıza sabahın 5.30'unda geldim buraya.
- Niye bu kadar erken geldiniz ?
- En önden yer bulmak için.
- Akşama seyredeceğiniz sanatçının nelerini beğeniyorsunuz ?
- Her şeyini, sesini, kendisini, kostümlerini.
- Zeki Müren'in erkek olarak makyaj yapmasını doğru buluyor musunuz ?
- Aaa ona makyaj çok yakışıyor…
EVLENME TEKLİFİ
Bir başka bayan da sabredememiş olacak ki "Zeki Müren büyük sanatçı ondan başka şarkıcıyı da dinlemem" dedi.
"Size evlenme teklif etse kabul eder miydiniz ?" diye sordum.
"Hiç durmaz hemen kabul ederdim"
"Onu bu gece çok alkışlayacak mısınız ?"
"Çok çok. Geçen sene yine Ankara'ya geldiğinde alkışlamaktan avuçlarım şişmişti"
Başka bir bayana yaklaşarak,
"Siz Zeki Bey'i nasıl buluyorsunuz ?"
"Sesini çok dinledim. Kendisini bir sanatkar olarak takdir eder beğenirim. Fakat fiziği hiç hoşuma gitmez. Tipim değil"
Bir de bir Bay'ın fikirlerini sorayım dedim.
" Afedersiniz sizin Zeki Müren hakkındaki düşünceleriniz"
"Ben bu akşam kendisinin maalesef dinleyemeyeceğim"
"Neden ?"
"Beni buraya hanımım gönderdi yer tutayım diye"
"Sizin bir fikriniz yok mu Zeki Müren hakkında ?"
"İyidir. Sesini dinliyoruz"
Vakit ilerlemiş saat 12 olmuştu. Karınları acıkanlar, evlerinden ne getirdiyseler kucaklarında üzerlerini açmışlar, köfteler,armalar,börekler, salatalardan oluşan ve evlerindenh getirdikeri yemeklerini yemeye başlamışlardı. Daha önlerinde 11 saat vardı. Bekleyecek, bekleyecekler sonra da eller şişinceye, kanayıncaya kadar alkışlayacaklardı.
***
Sene yine 1965.. Konumuz bu sefer Ankara'nın soğuğu ya da kış ayları...
Nerede şimiki gibi mont ya da kabanla dışarı çıkacaksınız. Hele ki dönemin hem dışarıdaki ayaz ve soğuğu ile evlerdeki ısınma şartlarını da gözönünde bulundurursanız donmamanız, hatta hayatta kalmanız bir mucize.
Sene 2025'e 5 kala hala "ben donuyorum, üşüyorum, hava buz gibi" şeklinde serzenişte bulunanlar, buyrun "Olaylar Karşısında" başlıklı köşesinde dönemin en popüler köşe yazarlarından ve Ankara uzmanı sayılan Hikmet Tuna "Eski Ankara'da kış" başlığıyla neler yazmış hep beraber okuyalım da bugünümüze şükredelim:))
Eski Ankara'da Kış
KİMİ -hafıza-i beşer nisyan ile maluldur- diye özellikle politikada insanın hafızasına, onun unutkanlığına sitem edilir. Oysa, ister politikada, ister hayat mücadelesinde, ister dostlarına, yalanlarımız arasındaki ilişkilerde olsun, her birimizin başından geçen türlü ıstırap anlarını bereket versin insan unutuyor. Yoksa yaşantımız tahammül edilmiyecek bir acı içinde devamlı olarak geçer, akıl dengemiz ikide bir bozulur, çoğu defa yolumuz tımarhaneye düşerdi.
Bu soğuklarda şimdi Ankara'ya bakıyor, bir de elektrik, kalorifer, konfor nedir bilmeyen o eski - Ankara gözümün önüne geliyor. Bugün kaloriferli sıcak odanın penceresinden dışarıya bakarken eski Ankara'daki kış hafızamda canlanıyor.
İnsan her şeye alışıyor. Bugün konforlu Ankara'ya nasıl alışılıyorsa, şimdi gözönüne getirilip te havsalamın alamadığı o eski konforsuz, elektriksiz, kalorifersiz Ankaraya da alışılıyordu.
Eski Ankara'da insanın hayal ettiği mekânı belki cennet olunca kalorifere kavuşurdu. O zaman Ankara'daki yaşantı gerçeğinde saç sobalı sıcacık bir odaya sahib olmak mutluluk vesilesiyledi. Memleketin kaderi üzerinde söz sahibi nice kişiler, nice milletvekili, nice komutan, devletin nice yüksek memuru şu Samanpazarı semtinde, Şengül hamamı çevresinde, yahudi mahallesinde, ya da Karaoğlan'ın, yan sokaklarında eski evlerin bir odasında, üzerinde devamlı surette su kaynayan bir tas soba başında ısınıp bir bardak çay içmeyi safa sayardı.
Ortalarında saç soba yanan bu tek odalarda çoğu defa üç arkadaş barınırdı. Bu odalarda çivi askılı duvarlar gardroptu. Duvar kıyılarına serili yer yatakları sedirlik ederdi. PerdeIer beyaz patiskaydı.
Müstakil ikâmetgâh olsun diye Karaoğlan'da mahalle arasındaki bir ahırın samanlığını yatak odası, ahırı da mutfak yapmıştık. Tavanda gece ve gündüz fareler kapışır, bizim odaya durmadan toz yağdırır, samanlığın seyran olmasına imkân bırakmazdı.
Geceleri soba sönünce, soğuğun şiddetlendiği günlerde odalarımızdaki sular bile donardı. Ankara evlerinin bazılarında kuyular vardı, akar su yoktu. Ankara'nın yakıtı odun ve ağaç kömürüydü, ne linyit ne de taşkömürü bilinirdi.
Havalar soğuyunca ve kışın Ankara sokaklarında sabahları bir yanda salepçiler, öte yanda köylülerin getirdiği ve peşlerine baltacıların takıldığı odun yüklü eşekler dolaşır, satılan odunlar evlerin önüne yığılır, baltacılar odunları kırıp evlere taşırlardı.
SOKAKLARDAKİ taşıt araçları, köylülerin inleye inleye geçen kağnıları, tek tük atlı yük arabaları, birkaç tane de eski faytondan ibaretti. Kamyon, otomobil, otobüs devri uzaktaydı.
Karaoğlan'da, Samanpazarı'nda birkaç aşçı dükkânı bulunyordu. İstanbul'un olduğu gibi Ankara'nın da bir Abdullah Efendi lokantası vardı. En temiz, en büyük aşçı dükkânı bu Abdullah Efendi Iokantasıydı.
Karlar eriyince Ankara'nın sokakları çamur deryasına çevrilir, ışıksız olan bu yollardan geceleri bata çıka, düşe kalka geçmek bir macera olurdu.
Ankara, Samanpazarı, Kaleiçi, Karaoğlan, Tahtakale'den avuç içi kadar bir şehircikti. Ne Yenişehri, ne Yenimahalle'si vardı. Şimdiki Kavaklıdere semtinde kavaklardan başka birşey yoktu. Oralardan kuş uçmaz, kervan geçmezdi. Çankaya'da da aziz gazimizin köşkünden gayri bir kaç bağ evi vardı.
Ankara'nın soğuğu daha şiddetli idi.
NOT : Araştırmacı - Yazar Metin Turhan Arşivi'nden alınmıştır...
Nota ve Tınıyla...
macit.soydan@gmail.com