Yıl 1965...
Hangi ay ya da hangi mevsimin olduğu pek de önemli değil.
Sizlerle iki yazı paylaşıyorum. Biri imzasız. Belki yazar ismini paylaşmak istememiş, ya da yazısında dönemin ünlü yazarlarından isimleri ile bahsedebilecek kadar yakınlığı olan bir okurun satırları bunlar.
Bir diğeri ise dönemin önemli kalemlerinden "Olaylar karşısında" adını verdiği köşesinde birbirinden önemli konulara değinen "h.tuna"
Ne dersiniz geçmişe doğru kısa bir Ankara yolculuğuna çıkalım mı ?
Çok değişti Ankara...
BİZLERE, rahmetli Atatürk'ün günlerini yaşamak saadetine erişmiş olan bizlere, eski halini aratacak kadar çok değişti bu Ankara. İnsanları, halkı değişti, havası değişti, hayat tarzı değişti. Hasılı baştan aşağı hayat değişti.
Eski günlerde herkes biri birinin ya aşinası, ya yakın bir dostu, ya da yakını idi.
Nüfusun artması, şehrin merkezden kilometrelerce uzaktaki bağ semtlerine yayılması, Ankara halkı arasındaki aynı ailenin çocuklarına has olan samimiyeti de şimdi tatlı bir hatıra ve hayal haline getirdi.
İstiklal harbini takip eden ilk yıllarda Ankara, Merkez Bankası ile Samanpazarı arasında Karaoğlan, Tahtakale, Yahudi Mahallesi ve Kaleiçi'nden ibaret bir şehircikti.
İstasyon ile şehrin arasında ta Hipodrum'a uzanan bir bataklık vardı.
Bu bataklığın ortasından istasyonda başlayan, oradan Karaoğlan'a erişen bir araba yolu, yağışlı havalarda dize kadar bir çamur, ince bir toz olur. Karşı sırtlarda şehir istikametinde esen rüzgarlar Ankara'yı bu tozla kaplar, gözgözü görmez bir hale sokardı.
Tatlı sert günlerimiz geçti bu Ankara'da.
İstiklal Muhakemesi'nin idam hükümleri Karaoğlan'da, Taşhan önünde ve Samanpazarı'nda infaz edilirdi. Sabahları işlerine gidenler bu yollarda sık sık dar ağaçlarına rastlarlardı.
Çok çetin şartlar altında, mahrumiyetler içinde yaşanan o günlerde, tarifi mümkün olamayacak bir ciddiyet, bir samimiyet havası esmekte idi Ankara'da.
Rüzgarlı Sokak başında, yan tarafta, şimdiki İş Bankası'nın karşısında iki katlı eski bir binanın altında bir restoran, üst katında da Muhittin Baha Pars'ın idaresinde bir klüp vardı.
Devlet erkanı mebuslar, bu kulübün müdavimleriydi. Akşamları çoğu defa Aka Gündüz, Kemalettin Kamil gibi yazar ve şair arkadaşlarımızla bu restoranda buluşurduk. Gecenin geç vakitlerinde de Taşhan karşısındaki İstanbul pastanesinde çayımızı, kahvemizi içer, ondan sonra evlerimize dağılırdık.
Şimdi insan bir rüya görmüşe dönüyor bunları düşündükçe. Ne Aka, ne Kemalettin Kamil, ne Artam, ne Şükrü Kaya, ne zeybek oynayan Saraçoğlu kaldı. Hepsi geçip gitti, göçüp gitti.
Biri birimizi arardık, sorardık. Biri aramızdan bir iki gün eksilse, üçüncü gün onun kapısını çalar, halini, hatırını sorardık. Artık bugün ne arayan, ne soran var.
Şimdi şehir büyüdü de böyle oldu diyerek kendimizi teselli ediyoruz.
*****
Olaylar karşısında.
h.tuna
Eski Ankara’dan anılar…
Nedense gözümüzün önünde geçmiş günler canlandı bugün.
Ankara'da vaktile "kaptıkaçtı"lar vardı. Bunlar bugünkü dolmuşların öncüleriydi. O günlerde, yani bundan otuzbeş yıl önce Vali Nevzat Tandoğan sıkı bir trafik nizamı Ankara'da tatbik ettirirdi. Bugünkü trafik laubaliliği o tarihlerde kimin haddine düşmüştü.
Taksiler, İstanbul trenlerinin geldiği saatlerde behemehal hemen istasyonda toplanır ve bugünki gibi pazarlığa girişmeden yolcunun istediği yere taksimetlerini yazdığı ücretten bir santim fazla olmamak şartı ile giderlerdi.
Nizama riayet etmeyen taksi şoförü Ankara'da bir daha çalışamazdı.
Bu sıkı trafik nizamının tatbik edildiği o günlerde galiba Ford yapısı, beş yolcu alabilen ahşap karoserli küçük otomobiller şehirde peydah olmuş, bazı açık gözler otobüs yolcularını bunlarla kapıp kaçmaya başlamışlardı.
O tarihlerde Ulus'tan "Havuzbaşı"na (Kızılay'a) bu kaptıkaçtılarla on kuruşa gelinirdi. Bafra sigarası da 10 kuruşa idi. 10 kuruş hatırı sayılır bir paraydı.
Lokantalarda o günlerde tabldot vardı. Bir et, bir sebze ya da pilav, bir tatlı, bir şişe Taşdelen suyu. Hepsi 60 kuruşa idi. Porsiyonları diğer lokantaların porsiyonlarından üç misli büyük olan Karpiç'te bir etli yemek, bir sebze, bir börek ya da tatlı, bir kahve, bol Taşdelen suyu, 125 kuruştu.
Karpiç, Ankara'nın en pahalı ve en kibar lokantasıydı. Başta rahmetli Atatürk olmak üzere bütün Devlet erkanı, mebuslar, kor diplomatik ve Ankara'nın tanınmış şahsiyetleri aileleriyle lokalde yer içer, hoş vakitler geçirirlerdi. Bu lokalde bir kadeh duble rakı 10 kuruşa, idi. Şunu da kaydedelim ki, mebus aylıkları da o tarihte 400 lirayı henüz aşmamıştı.
Hakimiyeti Milliye Yazı İşleri Müdürü iki yüz lira aylık alırdı. Faruk Nafiz gibi kalem erbabının yazılarına üç lira caize verilirdi.
En pahalı elbisenin bedeli yetmiş beş lirayı aşamazdı. Normal olarak ısmarlama elbise otuz ile kırk lira arasındaydı. Ayakkabı fiyatları altı ile on lira arasında oynardı. En pahalı ısmarlama ayakkabı onbeş lirayı geçmezdi.
Diğer taraftan bir Napoleon altını da altı liraya alınırdı.
Bekarlar için en pahalı yerler barlardı. buralarda bir şişe bira bir liraya, Fransız şarabı altı liraya idi. Yerli şaraplar O tarihte henüz revaçta değildi. Sodası ile birlikte viski yüzyirmibeş kuruşa idi.
Yenişehir'de Atatürk Bulvarı'ndaki arsaların metrekaresi iki lirayı henüz açmamıştı. Bu bulvarın iki yanında arka taraflarına düşen ve parsellenen tarlaların metrekaresi 1 liraya yükselmişti. İmar planı kanunlaşmadan önce bu semtlerde tarlaların dönümü elli liraya müşteri zor bulurdu. İmar Kanunu çıkarken bu yerlerdeki tarlaların dönümü birdenbire dörtyüz liraya fırlayıvermişti. o günlerin bir liralık geri bugün bine vardı.
***
Her iki yazıda da dönemin Ankara'sı ile ilgili az da olsa sitemkar satırlara rastlıyorsunuz. Eminim her iki kalem üstadı da bugünkü Ankara'yı görselerdi eminim yattıkları yerde ters dönerler, o günlere rahmet okurlardı...
NOT : Araştırmacı - Yazar Metin Turhan Arşivi'nden alınmıştır.
Nota ve Tınıyla...
macit.soydan@gmail.com