Hüzün, tercümeye ihtiyaç duymaz.
Dünyanın neresine gidersen git,
hangi dili konuşursan konuş,
insanın gözlerine baktığında anlarsın.
Bir bakışta çöken omuzlarda,
biraz yavaşlayan adımlarda,
cümlelerin yarım kalışında gizlidir.
Kelimeler değişir, aksanlar değişir ama
hüznün tonu hiç değişmez.
Bir annenin evladını bekleyişiyle,
bir gencin yarım kalan hayalleri arasında
çok fark yoktur.
Ayrı ülkeler, ayrı hayatlar…
Ama içte aynı sızı.
Kimi sessizce taşır hüznünü,
kimi konuşarak hafifletmeye çalışır.
Ama her ikisinin de ortak noktası şudur:
Hüzün, insanı biraz daha insan yapar.
Sevinç paylaşılınca çoğalır derler,
doğrudur.
Ama hüzün paylaşıldığında anlaşılır.
Anlaşılmadığında ise ağırlaşır.
Bir yabancının yüzündeki kederi tanıyabilmemiz
boşuna değildir.
Çünkü kalbin alfabesi tektir.
Acının grameri ortaktır.
O yüzden bazen hiçbir şey söylemeden
birinin yanında durmak yeterlidir.
Sözler yetersiz kalır,
sessizlik tercüman olur.
Hüzün…
Dünyanın her yerinde aynı dili konuşur.
Ve biz o dili,
hiç ders almadan öğreniriz.
Nota ve Tınıyla...
