John Griffith London ya da eserlerinde kullandığı imzasıyla Amerikalı gazeteci ve yazar Jack London'ın "Martin Eden" romanının 7. bölümünde Martin, Ruth'un evindeki nezih atmosferi ve solumak istediği hayatı şu sözlerle ifade eder: "Kitaplarla, resimlerle, güzel şeylerle dolu olan, insanların alçak sesle konuştukları, kendilerinin ve düşüncelerinin temiz olduğu bir havayı solumak istiyorum."
Belki de insanın hayatı boyunca aradığı şey aslında çok büyük değildir.
Biraz sessizlik… Bir raf dolusu kitap, duvarda güzel bir resim, iyi yazılmış birkaç cümle, insana kendisini hatırlatan bir müzik ve yanında konuşurken sesini yükseltme ihtiyacı duymayan birkaç insan… Hepsi bu. Çünkü yaş aldıkça anlıyoruz ki insanı en çok yoran şey hayatın kendisi değil, içindeki gereksiz gürültü. Herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği, herkesin fikir sahibi olduğu ama çok az kişinin gerçekten düşündüğü bir dünyada yaşıyoruz. Sesler yükseldikçe düşünceler küçülüyor.
İnsanlar birbirlerinin sözünü kesiyor, birbirlerini dinlemeden hüküm veriyor, bilmedikleri konularda kesin cümleler kuruyor. Sanki yüksek sesle konuşmak haklı olmak, çok konuşmak da bilmek anlamına geliyor. Oysa bazen en güzel cümleler alçak sesle söylenir.
Bir kitabın sayfasını çevirirken çıkan o küçücük ses gibi… Bir tablonun karşısında uzun süre hiçbir şey söylemeden durmak gibi… Gece herkes sustuğunda, insanın kendi içinden gelen sesi ilk kez duyabilmesi gibi… Belki de bu yüzden bazı insanlar kalabalıklardan uzaklaşmak ister. İnsanlardan nefret ettikleri için değil. Kendilerini kaybetmemek için.
Çünkü insan bazen başkalarının gürültüsünün içinde kendi sesini duyamaz.
Kitaplar bu yüzden önemlidir. Resimler bu yüzden önemlidir. Müzik bu yüzden önemlidir. Sanat, insanı hayattan koparmaz; tam tersine, onu hayatın bütün o kaba gürültüsünden çekip çıkararak hayatın kendisine yeniden yaklaştırır.
İyi bir kitap okuduğumuzda başka bir insanın zihnine misafir oluruz. Güzel bir resme baktığımızda, ressamın dünyasından kendi dünyamıza bir pencere açılır. İyi bir şarkı dinlediğimizde, yıllardır söyleyemediğimiz bir cümleyi başka birinin bizim için söylediğini hissederiz. Ve belki de bütün bunların ortak bir yanı vardır:
Bizi biraz daha insan yaparlar. Jack London'ın Martin Eden'ine söyletilen o cümledeki “temiz hava” da belki tam olarak budur. Akciğerlerimizin değil, ruhumuzun ihtiyacı olan hava… İnsanların birbirine bağırmadığı, küçümsemediği, her konuda kendisini dünyanın en büyük otoritesi sanmadığı; merak ettiği, dinlediği, öğrendiği ve gerektiğinde “Bilmiyorum” diyebildiği bir dünya.
Ne güzel olurdu… Bir masanın üzerinde açık bir kitap. Yanında yarım kalmış bir kahve. Duvarda sevdiğimiz bir resim. Fondaysa bizi geçmişimizden bir yere götüren bir şarkı… Ve karşımızda, konuşmak için değil, gerçekten birbirimizi anlamak için oturduğumuz birkaç insan. Belki mutluluk dediğimiz şey bundan çok daha karmaşık değildir.
Belki insanın bütün ömrü boyunca aradığı o huzur, uzaklarda bir yerde değil; kendi içinde gürültüyü susturduğu anda başlar. Çünkü bazı insanlardan, bazı kalabalıklardan, bazı seslerden uzaklaşmak yalnızlık değildir. Bazen bu, insanın kendisine verdiği en büyük iyiliktir.
Ve insan sonunda şunu öğrenir: Her sesi duymak zorunda değiliz. Her tartışmaya girmek zorunda değiliz. Herkese kendimizi anlatmak zorunda değiliz. Bazen bir kitabın kapağını açmak, dünyanın bütün gürültüsüne kapıyı kapatmaktır.
Ve bazen…
İnsanın çekilebileceği en güzel yer yine kendi içidir.
Nota ve Tınıyla...
