Victor Hugo'yu hepiniz bilirsiniz. En azından mürekkep yalamış olanlarınız.
Peki, onun bir ilham yuvası veya bir başka adıyla sürgün adası olduğundan haberdar mıydınız ?
Evet, Manş Denizi'nde, Birleşik Krallık'a bağlı, adalar'dan biri olan Guernsey'deki ilham yuvasının ismi "Hauteville Evi"... Bir anlamda da "Dünyanın en yaratıcı sürgün adası"...
Niye mi ?,
Fransız edebiyatının en önemli isimlerinden Victor Hugo, dünya edebiyat tarihine damga vuran kitaplarının yanı sıra, yıllarca sürgün hayatı yaşamasına neden olan politik duruşuyla da tanınıyor.
83 yıllık ömrüne Notre Dame’ın Kamburu, Sefiller, Bir İdam Mahkûmu'nun Son Günü gibi unutulmaz eserlerin dışında çok sayıda şiir ve oyunu da sığdıran Hugo, hayatı boyunca ezilenlerin yanında durmayı ilke edinmiş ve bunun acı sonuçlarına göğüs germeyi başarmış büyük bir yazar.
Şüphesiz bu yaratıcılığında, sahip olduğu sıra dışı yeteneğin yanında, haksızlığa tahammül edemeyen yapısının ve bu yüzden yaşadığı sürgün hayatının da büyük payı var.
III. Napolyon’un 1851’de yaptığı askeri darbeyi eleştirerek III. Napolyon’u vatana ihanetle suçladığı için önce Fransa’dan sürgün edilen Victor Hugo, kraliyet karşıtı bir gazeteye destek verdiği için Brüksel ve Jersey’den de sınır dışı edilince Normandiya açıklarında bir ada olan Guernsey’e yerleşir ve hayatının on beş senesini bu ıssız ama ona göre hayranlık uyandırıcı adada geçirir.
Hugo’nun Guernsey’de geçirdiği yıllar, hem kendisi hem de edebiyat tarihi açısından özellikle önemli. Yazdığı mektuplardan birinde sürgünün kendisini yalnızca Fransa’dan değil, neredeyse dünyadan ayırdığını dile getirmesine karşın, yazarın en büyük eserlerinden biri olan Sefiller’i Paris’in ihtişamlı atmosferinden uzak kaldığı bu mahrumiyet adasında geçirdiği yıllarda kaleme alması bunun en somut kanıtlarından biri olsa gerek.
Zaten yazar da, arkadaşı Auguste Vacquerie’ye yazdığı bir başka mektupta, adada geçirdiği bir aylık dönemin çalışma verimliliği açısından Paris’teki bir yıla bedel olduğunu ifade etmiş, “Kendimi bu yüzden sürgün ediyorum,” diye eklemiştir.
Guernsey’e gelişinden bir süre sonra kitaplarından elde ettiği gelirle burada bir ev satın alan Victor Hugo, Hauteville adını verdiği bu mekanı yaklaşık altı sene boyunca büyük bir özen göstererek dekore eder.
Geçtiğimiz aylarda, uzun bir çalışma sürecinin ardından aslına uygun olarak restore edildikten sonra ziyarete açılan ev, bugünlerde adanın en çok ilgi gösterilen yerlerinden biri.
Her köşesi zevk sahibi bir insanın emeklerini gözler önüne seren Hauteville’in, duvarları portrelerle dolu olan ve içinde küçük bir bilardo masasının da bulunduğu giriş katında, pahalı el örmesi halılarla kaplı Kırmızı Salon’da, dönemin ve daha da önemlisi Victor Hugo’ya özgü zarif beğeninin izini sürmek mümkün.
Evin yemek odasının kapısının üzerine asılı “Hayat bir sürgündür” sözü ise, yazarın hayata bakış açısını gözler önüne seren en anlamlı cümlelerden biri olarak akıllara kazınıyor.
Fakat asıl ilgi odağı, Hauteville’in en üst katında yer alan ve Londra’daki Crystal Palace’tan ilham alınarak tasarlanan Kristal Oda. Çünkü burası, Victor Hugo’nun iki yüz yıl öncesinden bugüne dek süren edebi ölümsüzlüğünü kâğıtların üzerine bir nakış gibi işlediği yer.
Yazarın bir zamanlar cam pencerelerin ardında uzanan denize bakarak zihninin kıvrımlarından dökülüp gelen kelimeleri bu odada kaleme aldığını, kimi zaman düşüncelere dalıp duraksadığını hayal etmek insanın içini anlatılması güç hislerle ve tuhaf bir hayranlık duygusuyla dolduruyor.
Sabahlarını Kristal Oda’da çalışarak geçiren yazar, günün geri kalanını metinlerine ilham kaynağı olan ıssız koylarda yüzüp, uzun doğa yürüyüşleri yapmaya ayırır.
Guernsey’de geçirdiği on beş yıl Hugo için şüphesiz hüzünlü ve özlem dolu bir süreç olsa da yazarın insanlık tarihine armağan ettiği büyülü cümlelerin burada kâğıda döküldükleri düşünüldükçe insan, dünyada iyi ki Guernsey diye bir yer var ve iyi ki Victor Hugo’nun on beş yılını orada geçirmesi gerekmiş diye bencilce bir düşünceye kapılmadan edemiyor.
Şu an bu satırları yazarken ne tesadüftür ki radyoda da bir dönemin Calipso Kralı olarak anılan Metin Ersoy'un, "Vakit yok gemi kalkıyor artık" isimli parçası çalıyor.
"Ah o gemide ben de olsaydım, açık denizlere yol alsaydım" diye devam eden.
Birçok kez gemiyle seyahat yaptım ama ilk kez bir yere gidip de dönmeyesim geldi.
Victor Hugo'nun adasına.
Bugüne kadar yazıp çizdiğim kitaplar ve devam ettirdiğim çalışmalar var ama o adada olsaydım eminim sürgün, mürgün demeden huzur içinde yaptıklarımın iki mislini gerçekleştirirdim.
Düşünsenize, gürültü yok, stres yok, sizi irrite eden tipler yok, dedikodu yok, hödük yok, pis pis engerek yılanı gibi sırıtan tipler yok, menfaatçiler yok, çalan çırpan yok, yok allah yok.
Bunların olmadığı bir sakin ortamda çalışılmaz mı be...
Belki bir gün.
Neden olmasın :))
Nota ve Tınıyla...
macit.soydan@gmail.com