Kötülük, doğal (fiziksel) ve ahlâki olmak üzere iki çeşittir.
Birincisi, yani doğal ya da fiziksel kötülük, doğal nedenlere, ikincisi, yani ahlâki kötülük ise, insanın yapıp ettiklerine dayanır. Her iki kötülüğün ortaya çıkardığı felsefi problemler de farklıdır.
Fakat şunu da hemen belirtmek gerekir ki, doğal kötülüğü ahlâki kötülüğe indirgeyen ve bu yolla problemi çözmeye çalışanların sayısı da az değildir.
Özellikle ahlâki kötülüğün yaygın bir durum almasından sorumlu olan insandır. Acaba, Tanrı, insanı, daha başlangıçta kötülük yapmaktan uzak kalacak bir şekilde yaratabilir miydi?
Çünkü ahlâki kötülük, insanın eksikliğinden doğmaktadır. Bazı düşünürlere göre, evrende kötülük olduğu halde, eğer Tanrı isteseydi, insanı daima iyiyi seçebilecek şekilde yaratabilirdi.
Ancak, ‘daima iyiyi seçmek’, insanda kötülüğe karşı herhangi bir yatkınlığın bulunmaması, dolayısıyla, ahlâki seçimin imkânsızlığı demek olur. Oysa kötülüğe olan yatkınlığına rağmen, iyiyi seçen insanın seçiminin ahlâki değeri vardır.
Eğer, insanda, korkaklığa yatkınlık olmasaydı cesaretten; acı çekme olmasaydı, merhamet duygusundan söz etmek anlamsız olurdu. Kısacası, cesaret, merhamet vb. gibi ahlâk kavramları, kötülüğün bulunduğu evrende ancak, bir anlam ifade ederler.
Platon da gençlik diyaloglarından dostluğa ilişkin olan Lysis’de bu hususta der ki:
Asıl sevdiğimiz ‘iyi’dir. Ama, ‘iyi’, ‘kötü’den ötürü sevilir. Bize ‘iyi’yi aratan ve sevdiren ‘kötü’dür.
Şu halde, ‘iyi’, kendi başına hiçbir işe yaramayan bir şeydir. ‘Kötü’, bir hastalık; ‘iyi’ de, onun ilacıdır. Hastalık ortadan kalkınca, ilacı niçin arayalım? Fakat kötülük ortadan kalktığı zaman bile, dostluk vardır.
İnsanın doğuştan günahkar olduğunu ve ilk günahın Hz.Adem tarafından işlendiğini söyleyen bazı teologlar, ahlaki kötülüğe öncelik vermişlerdir. Hatta onlara göre, doğal kötülük, ahlaki kötülük içine düşen insana Tanrı’nın verdiği bir cezadır.
Peki, o zaman bu evrendeki kötülüğün kaynağı nedir?
Kötülük etmek bilgi eksikliğinden kaynaklanır; bilgi eksikliğinin sonucudur; erdemsizliktir.
Mademki, her kötülük, bilgisizliğin sonucudur. O halde, kişiyi mutsuzluğa götürür. İnsanın kendi mutluluğunu araması kadar da doğal bir şey olmadığına göre, isteyerek kimsenin kötüyü işlemesi; kötü olması mümkün değildir; çünkü mutluluk diğer şeyler gibi bir araç değil, amaçtır. Böyle olunca, bilerek kötülük etmek için ortada bir sebep kalmaz.
Kötülük etmek, hiçbir suretle doğru, adil değildir. Akıl, hiçbir zaman haksızlık etmemeyi emreder. Haksızlık edenler, akıldan mahrum olanlardır. İnsanların en mutlusu, hiç haksızlık etmeyendir.
Ondan sonra, suç işleyip de ceza gören insan gelir; daha sonra da en acınacak olan, yani ceza görmeden, en büyük kötülük olan haksızlığı ruhunda saklayan insan gelir.
Platon, haksızlık etmenin haksızlık görmekten daha kötü bir şey olduğunu, haksızlık eden bir kimsenin, ceza görmesinin kendisi için ceza görmemekten daha iyi sayıldığını ispat etmeye çalışır. Ona göre, esasında en iyisi ne haksızlık etmek, ne haksızlığa uğramak ne de bunun sonucunda ceza görmektir.
Kötülük, başka deyişle haksızlık eden cahildir ve cahillik, nerede olursa olsun kötü bir şeydir. Cahil insanların işledikleri kötülükler onlara faydalı göründüğü halde, kendilerine zararlıdır. Böylece, bu gibiler, hoşlarına gideni yaparlar; istediklerini değil.
Hiç kimse bile bile kötülük etmez. Kötüler, vücutları kötü olduğu, kötü eğitildikleri için kötüdürler.
Sonuç itibarıyla Platon'un da dediği gibi "kötülük, bilgisizlikten kaynaklanır"
Nota ve Tınıyla...
macit.soydan@gmail.com