ÇANKAYA
Bu tarihi günlere bir de İstanbul’dan bakalım. Gazeteye geldim. Anadolu’nun birdenbire kapandığını söylediler. İstanbul ve Anadolu’nun işgal köyleri ile Anadolu’nun Milli Mücadele kısmı arasında hiçbir temas imkânının kalkmadığını söylüyorlar. Ürperiyorum. Acaba Yunanlılar mı taarruza geçti? İngiliz, Fransız, Rum ve Ermeni gazetelerinde hiçbir kırıntı yok.
Canım biz taarruz edebilir miyiz? Daha geçenlerde Fethi Bey (Okyar) mütareke aramaya gitmişti. Ummam böyle bir delilik yapalım. İhtimal böyle girişimler cephe gerisini tutmak için yapılan girişimlerdir.
Hepimiz M. Kemal'in askeri dehasını biliyorduk ve bir zar atmayacağını biliyorduk. Yalnız yemekten değil, düşünmekten de kesilmiştik. Düşman zırhlıları halâ İstanbul sularında ve sokaklarındaydı. Türk ordusunun bir taarruz savaşına giremeyeceği fikri, bizim kuşakların değişmez gerçeğiydi. Zaman geçtikçe umutsuzluğumuz arttı. M. Kemal’e kızanlar ağızlarını açmışlardı.
Akşamüstü gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı, Büyükada’ya gidiyorum. Aydınlık ferah bir Ağustos akşamı… Güverte tıklım tıklım. Türkçe konuşmayanlarda, birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç bizi yıldırmaya yeterdi. “Ne olmuştu?” demeye korkuyorduk. Fena bir şey vardı. Kimseye sormaksızın onu zihninizden hafifletmeye uğraşıyorduk. Ordu bozulmuş olsa bile bir mütareke imkânı yok muydu? Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayıldı. Başkomutan M. Kemal karargâhı ile beraber esir edilmiş.
Keder insanları öldürmez derlerse, buna siz de inanınız. Kalp denen şeyin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinden öğrendim. Türkleri Büyükada yat kulübünden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içeri girebilmişlerdi. Bunlar o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünkü kulüpte M. Kemal'in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlatılıyor ve Türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. Ada sokakları çoluk çocuğun çığlıkları ile geçilmez bir hale geliyordu.
Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabahı ettik. İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik. Bütün Türkleri, yaş içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokaktakilerin hepsi, şu veya bu muhipler cemiyetinin üyeleri mi idi? Bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı? Bu gülüşler bu çırpınışlar, bu el sıkmışlar neydi?
Meğer bütün karargâhı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havadise, telgrafa koşuyorum. Hani o dün bakmadığımız Sürüm Gyok mu? Meğer resmi tebliğlerin kilometrelerce gerisinde imiş. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir’e iniyormuşuz.
Ben ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren, günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk biliyor musunuz? Kurtulmuştuk!.. Büyük sevinç, büyük mutluluk, yeniden dünyaya geliş!..
***FALİH RIFKI ATAY - “Çankaya”