Sene 1966..
Bu haftaki yazımız Bahçelievler - Ulus arası çalışan bir dolmuşta geçen diyaloglarla ilgili...
Kendisi de bizzat dolmuşun içinde bulunan gazeteci Fehmi Anlaroğlu'nun haberini okuyalım o zaman hep birlikte...
Trafik kurallarına göre beş yolcudan fazla almaması gereken bir skoda idi. Bahçelievler son duraktan Ulus'a doğru boş geliyordu, önce ben bindim. Pazar Durağı'na gelinceye kadar altı kişi daha binince, şoförle birlikte sekiz kişi olduk. Bir dokuzuncu yolcunun daha sığışmasına imkân yoktu.
Fakat, aksi bir adam olduğu, hiç yoktan dişlerini gıcırdatmasından anlaşılan şoför, Bahçelievler ikinci Durak'ta bekleyen bir vatandaşın işareti üzerine yine arabayı durdurdu. Nereye ve nasıl yerleşeceğini hiç düşünmeden, dolmuşun kapısını açan yeni yolcu adayı vatandaş, şoföre «Ulus'a mı?» diye sorarken» içerdeki «namzet» değil de «asil yolcular» dan biri homurdandı:
- İyi ama kardeşim şoför efendi, bu adamı nereye bindireceksin ?..
Bir ikincisi şoföre bir soru tevcih etti!
- Şoför bey, senin araban kaç kişilik kardeşim?..
Bir taşta iki kuş vurmayı deneyen aksi şoför, iki müşteriyi birden şöyle cevapladı :
"Fazla lâf etmeyelim de, biraz yerleşelim"
Şoförün bu emri kumandası ortalığı karıştırmaya yetti. Artık her kafadan bir ses geliyordu. Şoför mahallindeki iki yolcudan biri olan benden başka bütün yolcular konuşuyordu.
Benim yanımdaki ihtiyar adam;
"Şoför oğlum, fazla yolcu alma, Allah muhafaza buyursun, yolda bir kaza fâlan olur. Yazık değil mi bu kadar adama? Bir kişi eksik olsun, bir kişilik az para al, fakat emniyette ol evlâdım. Fazla temah insana iyilik getirmez. Daha sen de gençsin maşallah, tamahı bırak da biraz yaşamaya bak. Belki evlisin. Belki çoluk çocuk sahibisin. Kendini düşünmüyorsan onları düşün bari" diyordu.
Bizim hemen arka tarafımızdaki koltukta oturan iki kişiden biri,
"Bu memlekette kanun yok mu kardeşim? Nasıl olur da her istediğinizi yapabilirsiniz? Senin araban bu kadar insanı taşıyacak kadar büyük mü? Seni gider trafiğe şikayet ederim. Bu kadar para kazanıyorsunuz, yine gözünüz doymuyor. Biraz da fakir fukara vatandaşları gözlerinizin önüne getirin. Biraz da vatandaşın emniyet ve istirahatını düşünün" şeklinde söyleniyordu.
Yolcu sazı eline almıştı bir kere;
"Neredeyse bagaja kadar, arabanın altına, üstüne kadar adam dolduracaksın. İnsan vatandaştan utanmazsa, Allah'tan korkar. Aldığınız parayı biraz helâl etseniz fena olmaz herhâlde. Sizin gibiler, bu memlekette emniyet, itimat diye bir şey bırakmadılar. Zaten, bu memlekette ihtilâl bile sizin gibi muhteris adamların yüzünden oldu. Hayır bereket kalmadı be.."
Bir diğeri ise;
"İyi güzel ama, kardeşim şoför efendi, sen bu adamı bu arabanın neresine bindireceksin? Görüyorsun ki küçücük arabanın içine yedi kişi zor sıkışmış durumdayız. Senin de para kazanmanı isteriz ama, yer yok arabada, ne yapalım? Eğer kendin inip de bu vatandaşı alacaksan mesele kalmaz. Şuracıkta bir iskemle olsa yine neyse fakat o da yok. Bu adam bu arabanın içine bindiği takdirde Ulus'a kadar nasıl gidecek? Dolmuşçuluk bu demek midir yani?" yorumunda bulunuyordu.
Arabanın arka tarafına sıkışmış olan biri şişman, ikisi orta dolgunlukta üç kadın ise konuyu daha başka yönden ele alıyorlardı.
Biri;
"Kardeşçiğim, ben daha hastahaneden yeni çıktım. Ameliyat olmuştum. İşte şuramdan, karnımdan. Fazla sıkıntıya gelemem ben. Sana para veriyorsak canımızı da vermiyoruz ya, belânı mı istiyorsun? Aldın yolcuları yeteri kadar, yoluna devam et işte"
İkincisi, yani şişman olanı;
"Yavrum zaten fenalık gelmeye haşladı. Gideceğimiz yer üç adımlık, canımızı çıkaracaksın neredeyse. Elli kuruş da eksik kazanırsan kıyamet mi kopar sanki? Görmüyor musun halimi, ben etli canlı bir hanımefendiyim. Elâlemin genç delikanlısını kucağıma mı oturtacağım? Sana ayıp değil mi?"
Bir üçüncü kadın da;
"Sıkıntıdan terledim vallahi. Keşke annemin sözünü dinleseydim de taksiye binseydim. Paramız mı yok sanki? Ben israf olmasın istedim? Bizim bey, bu paraları kolay mı kazanıyor? Ama yine de bir daha dolmuşa binmem ben" şeklinde sitemlerini dile getiriyorlardı.
Ve biz.
O sekizinci vatandaşı dolmuşumuza bindirmemeyi başararak, bu hava içinde Ulus'a kadar geldik yani aksi şoförü mağlup ettik. Şu kadar ki, bu başarıda benim rolüm sadece «gülmek» oldu..
*****
Bir yıl geriye dönelim ;
1965...
Gazetelerden bir haber...
Sosyete üfürükçüsü yakalandı.
“Şeker de çok tatlı biber de pek acı” diyerek muska yazan muhitinde” Akpak hoca” diye tanınan sosyetenin ünlü üfürükçüsü Recep Akpak dün bir bayan polise büyü yaparken suç üstü yakalanmıştır.
SOSYETE ÜFÜRÜKÇÜSÜ
Aslen Çankırılı olan ünlü üfürükçü Recep Akpak, şehrimizden sürgün gittiği halde bir süre sonra gizlice tekrar gelmiştir. Bu defa da Arka Topraklık, 2. bölge, 124 no.lu eve yerleşmiştir. 61 yaşındaki üfürükçü burada da tekrar eski muhitini kazanmaya muvaffak olmuş ve bir anda sosyete üfürükçüsü unvanını kazanmıştır.
Sosyete kadınları arasında da kudretli Akpak Hoca adı ile tanınan Recep Akpak, Kızılay, Maltepe ve Bahçelievler semtlerinde sık sık görülmeye başlanmıştır.
ŞEKER, KARABİBER
Şeker, karabiber ve tarçın ile yazdığı muskaları ile tanınan Hoca, kısa bir süre önce çocuğu olmayan genç bir kadına muska yazmıştır.
Genç kadını divana yatıran 61'lik Recep, önce kadının göbeğine bir miktar karabiber ile bir miktar da şeker dökmüştür. Bu arada kadının gözlerini kapatan üfürükçü, bu defa da şeker de çok tatlı biber de çok acı diyerek genç kadının göbeğini yalamaya koyulmuştur.
İHBAR
Hocanın bu uygunsuz hareketi karşısında derhal karakola giden genç kadın olayı olduğu gibi anlatmıştır. İhbarın yapılmasından sonra harekete geçen birinci şube memurları dün bir bayan polisi üfürükçüye göndermişlerdir.
Müşterinin polis olduğundan habersiz birkaç muska yazan Recep Akpak, kısa bir süre sonra da numarası önceden alınan ve ücret olarak hocaya verilen para vasıtasıyla yakalanmıştır.
50 LİRA , 75 LİRA
İfadesinde sık sık sosyete kadınlarına muska yazarak büyü hazırladığını, evlerine gittiğinde 75 lira, kendi evine geldiklerinde muska başına 50 lira aldığını ve kazancını bu yolda temin ettiğini söyleyen hoca, hakkında düzenlenen evrak ile birlikte adliyeye sevk edilmiştir.
***
Her iki olaya baktığınız zaman sizce aradan geçen bunca yıl sonra bir değişiklik olmuş mudur acaba ?:))
NOT : Araştırmacı - Yazar Metin Turhan arşivinden alınmıştır...
Nota ve Tınıyla...
macit.soydan@gmail.com