Bugun...


Aybüke Bafralıoğlu

facebook-paylas
EKİP-1/OTEL FARELERİ/5/
Tarih: 03-09-2022 22:39:00 Güncelleme: 03-09-2022 22:51:00


 

 

……. dünden devam…

 

EKİP-1

 

OTEL FARELERİNİN GİZEMİL HAYAT HİKAYELERİ

 

Boğaç yüzgül – Kitap – 2020

 

----- dünden devam…

 

 

 

 

Boğaç Yüzgül'ün Yeni Kitabı “Ekip” Yayınlandı - İstanbul Sanat Magazin

 

 

 

Tuncahan Işık

 

‘……..Antropolog…..’

 

‘…..Tuncahan,  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ‘Cumhuriyet Bayramı’ kutlamaları münasebetiyle, CVK Park Bosphorus Hotel’s’de verilen resepsiyonda, masasında bulunan arkadaşlarına, yine ‘Ermenilerin ve Aynuların demografik dağılımı’  konusunda aktarımlarda bulunuyordu. O sırada masanın çok yakın bir yerien askeri üniformalı bir diplomat geldi. Tuncahan bir anda adamın yanına giderek, çenesini tuttu ve bir aistanlarına uygulamalı ders anlatan bir profesör edasıyla, ‘Bakın işte bir Aynu ırkı,  çene yapısı hafif yatık, elmacık kemikleri çıkık, alın tam yassı…’ Adam haliyle kendini geri çekti ve ‘Beyefendi iyi misiniz? Kendinize gelin lütfen’ dedi… Zira adam Azerbaycan Askeir Ateşesiydi…’

 

Hilton Oteli’nin taksiler için ayrılmış kulübesinin telefonu acı acı çalıyordu… Sıradaki taksinin şoförü Necip, telefona daha yakın arkadaşı Ekrem’e ‘Dışarıdan arıyorlar sanırım, yetiş Ekrem’ diye seslendi.  Ekrem koşarak  telefonu açtı, ‘Buyurun efendim’, karşısındaki ses ‘Ali Cafer Işık ile görüşecektim’ dedi. Cafer, yani Cafer Ağabey, taksi durağının kurucusuydu. 1965 yılında ilk taksiye çıkmaya başladığında, zaman zaman bazı müşterileri Hilton Otel’e götürmesiyle bir gerçeğin farkına vardı. Hilton Otel’de belli bir taksi potansiyeli yoktu. Müşteriler taksi istediklerinde, ya radyoevinin oradan yoldaki bir tane çevriliyor, ya da Osmanbey Taksi’den isteniyordu… Cafer birkaç genç arkadaşı ile Hilton Otel ile de görüşerek otelin anlaşmalı taksi durağını kurdu. Beş taksi ile başlayan macera, zamanla on iki taksiye kadar çıktı… Müşteri memnuniyeti o kadar iyi gitti ki, 1972 yılı personel gecesinde esasen dışardan biri olmasına rağmen, Cafer’e başarı belgesi bile verildi…

******

 

Ekrem, ‘Cafer ağabey müşteride, notunuz varsa alalım’ dedi, telefnun diğer ucundaki deneyimli hemşire Aysel, ‘Tamam o zaman siz iletin, beyefendinin nurtopu gibi bir oğlu oldu, karısının da  oğlunun da durumu gayet iyi, akşam görmeye gelebilir’ dedi, Ekrem bir anda  ‘Heeeeeeyttt beeeee’ diye bağırdı, ‘Teşekkürler hanımefendi, ben abi döner dönmez ileteceğim’  diyerek de telefonu kapattı…

 

Cafer iki saat sonra, durağa geldi, haberi aldı; arkadaşlarıyla kucaklaşıp, Halaskargazi Caddesi üzerinden Mecidiyeköy’e, oradan da Boğaziçi Köprüsü’nü kullanarak, hastaneye ulaştı…

 

Bir saat bekledikten sonra, karısının yanına çıkartıldı. Yarım saat sonar da, camekanın arkasından oğlunu gördü. İkinci oğluydu bu, ama ne hikmetse daha bir heyecanlanmıştı. Hemen en alt kata indi, kafeteryadan bir jeton alıp, kulübeye gitti ve jetonu haznesine atarak annesini aradı, büyük oğlu annesinin yanındaydı, Şerife Hanım telefonu açtı, ‘Anne müjde müjde’ dedi Cafer, ‘Bir oğlum daha oldu, Tuncahan’ım doğdu’, bir anda dilinen  dökülmüştü bu isim, Tunca Nehri’nin resmini görmüş çok beğenmişti, olğlu olursa Tuncahan, kızı olursa Tunahan koyacaktı, oğlu olmuştu, Tuncahan koydu…

 

*****************

 

 

Tuncahan, ilkokulda ikinci sınıftan itibaren, ‘Eğitsel Kollar’ seçmelerinde, her zaman kitaplık kolunda olmaya başladı. İlkokulu bitirdiğinde ise, oklu kütüphanesindeki üç yüze yakın kitabın tamamını okumuştu. Zaten yazları da, hırdavatçı dükkanının yanındaki berberde oturur, günlük gazeteleri ezberlercesine okur,  sonra da müşterilerle  haberler üzerine  konuşurdu. Bir yandan da, berberlerin, saçlra şekil vermesine, kesmesine gıpta ile bakar, berber olmayı hayal ederdi…

 

 Sürekli okuyordu. Okurken de notlar alıyordu. Bu notları da asla atmıyordu, atmadı., oratokul ve lisede de, kütüphane kütüphaneyi bir an olsun yalnız bırakmadı. Lise bittiğinde, evinde o ana kadar okuduğu beşyüze yakın kitabın notlarının alındığı kir iki adet ‘Sekizer ortalı çizgili metot defteri’ birikmişti. İlginç bir biçimde, ilkokul,  ortaokul ve lise defterlerini ve ders kitaplarını da saklamış, odasına yığmıştı.

İlk girişte üniversitenin Sosyloji bölümünü iyi derece ile kazandı. Ancak okuma alşıkanlığı, onda alışkanlıktan çok bir hastalık halini almıştı. Okulda, kantinde, sokakta ha tta bazen çöpte ne bulursa okumaya dair, okuyor, notlar alıyor; sonra da çantasına atıp evine götürüyordu…

 

O kadar ki,  artık üzerinde yazı olan ne varsa alıp okuyor, sonra da evinde saklıyordu…

 

Nihayet oklu bitti; okulla beraber götürdüğü anket ve pazarlama işini de devam ettiriyordu. Bu arada ikinci üniversitesi olan, açık öğretim işletmeyi de kazandı.

 

Bir akşamüstü Taksim civarındaydı, karnı acıkmıştı, anket firmasından da seçim dönemi için yaptığı 500 anketin parasın almıştı. İki fire ile 498 anket,  iyi para etmişti… Kendine Mc. Donald’s’da güzel bir ziyafet çekebilirdi.  Tam Mc. Donlaads’a giriyordu ki, kapının yanında duran masanın üstünde kalkan bir müşterinin bırakmış olabileceği bir dergi dikkatini çekti. Dergiyi eline alması ile masaya oturup okumaya başlaması bir oldu. Derginin etek kısmında, ‘Artığın Ağlama Sesleri’ başlıklı bir yazı vardı… Yazı derginin sekizinci sayfasındaydı. Açtı ve okumaya başladı:

 

‘Okula başlamadan annemiz bize arkamızdan ağlayacak lokmamızı bırakmamamızı söyler, biz de içten içe ‘Yahu yemeğin gözü yok ik ağlar mı yaaaa’ diye alay ederdik. Ama ağlar, için için ağlar, artık bırakmayın, lokmanız arkanızdan ağlar…’

 

Tuncahan, daha satırları bitirmeden eli gayri ihtiyari masadta  bir önceki müşterinin bıraktığı tepsiye uzandı. Isırılmış bir hambirger ekmeği parçası, bir bardakta buzla karışmış kalmış kola ve üç tek kızarmış patates tanesi. Hepsini yedi,  sonra da bütün boş masaları dolaşıp, ne kadar kalmış yiyecek varsa yedi ve çöplerini de eli ile kapının dışında duran kapaklı çöpe attı…

 

O günden sonra iki akşamda bir Taksim Mc.  Donlaads’a gidiyor, masalardaki artıkları yiyor, elemanlara iş bırakmadan da tüm çöpleri çöpe atıyordu…

 

Çalışanlar,  mağaza müdürü ile konuşup, bir akşamüstü kendilerince ‘Muhtaç’ bu kişiye,  iki big burğer,bir büyük patates,bir büyük kola ikram ettiler ama Tuncahan kabul etmedi.  İhtiyacı olmadığını, parasının olduğunu;  artıkları arkalarından ağlamaması için yediğini dile getirdi…

 

Bir-iki hafta olmuştu,  olmamıştı. Yine böyle bir akşamüstü, artıkları yediği bir sırada, Tuncahan’ın yanına, kır saçlı bir adam yanaştı. ‘Evladım, neden artık yiyorsun ki, gel ben seni bir yerlere götüreyim. Orada da hiç para vermeden hem de artık olmadan bol yemek yersin’ diyerek Tuncahan’ın koluna girdi ve İstiklal Caddesi’ne doğru ilerlemeye başladılar. Hasan Alsancak adlı bu kişi, şık takım elbiseli  Tuncahan’ın neden artıkları yediğine anlam vermiyordu. Öyel ya, bu tip davranışları sergileyenler, genelde saç sakal birbirine karışmış, sokakta yaşadığı için üstü başı kir-pas içindte ve  kokan, serse serseri görüntülü insanlar olurdu. Bu adam parfüm kokan, traşlı bir adamdı.

 

Beraberce İstanbul Sanayi Odası’na sergi salonuna gittiler. Her yer yemek ve içecek doluydu…

 

O günden sonra, Hasan Alsancak, Tuncahan’ı her akşam bir yere götürmeye başladı. Ta ki, Tuncahan,  bu işin raconunu öğrenip, kendi başına kokteyl istihbaratı bulup da, kendi bir  yerlere gidene kadar…

 

Tuncahan, o günden sonra, binlerce etkinlik ve kokteyle gitti. Bir yanan da antropoloji ve ırklar  üzerine kitaplar okuyordu.

 

Diğer bir yandan da, berberlik, evet evet yanlış okumuyorsunuz, erkek berberliği işini ilerletti… Ne kadar yakın arkadaşı varsa, ya gidtip,  ya bizzat kendi evinde traş ediyordu…  Traş ederken resmen tnasa geçiyordu. Hatta kafasnı kazıtanlara üste para biel veridği oluyordu…

 

Bu arada Tuncahan’ın evinde son otuz yılda bir milyona yakın, katalog, kitap, broşür, kitapçık, gazete ve benzeri eser bulunmaktadır… Evi adeta bir arşiv ya da depo gibidir ve evden parasını isteyin verir ama bir A4 kağıdı vermez. Atılması lazım gelenleri de asla atmaz. Evine misafir gelene beş yılızlı otle statüsündte ikram hazırlar, soğuktan sıcağa kaar ama bir kitap isteyin; evden kovacak hale gelir.

 

Şu da bir gerçektir ki, Tuncahan’ın, Ermeniler ve Uzak Asya ırkları üstüne yaptığı araştırmalarla,  akademisyen olmamasına rağmen bu işte en sözü geçen ve en çok şiy bilen kişilerden biri olduğu da iddia edilebilir…

 

Tabii bazen olayı abartması da gözden kaçmaz…

 

 

Ona göre nüfusumuzun yüzde 75’inin kökeni ya Ermeni ya Aynu’dur…

 

Bir gün işi daha da ileri götürür:

 

Tuncahan,  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ‘Cumhuriyet Bayramı’ kutlamaları münasebetiyle, CVK Park Bosphorus Hotel’s’de verilen resepsiyonda, masasında bulunan arkadaşlarına, yine ‘Ermenilerin ve Aynuların demografik dağılımı’  konusunda aktarımlarda bulunuyordu. O sırada masanın çok yakın bir yerien askeri üniformalı bir diplomat geldi. Tuncahan bir anda adamın yanına giderek, çenesini tuttu ve bir aistanlarına uygulamalı ders anlatan bir profesör edasıyla, ‘Bakın işte bir Aynu ırkı,  çene yapısı hafif yatık, elmacık kemikleri çıkık, alın tam yassı…’ Adam haliyle kendini geri çekti ve ‘Beyefendi iyi misiniz? Kendinize gelin lütfen’ dedi… Zira adam Azerbaycan Askeir Ateşesiydi…

 

 

--

 

------------------------------------------------------------------

 

 

Mehmet Saltuk Sancarlı

 

……………Çöpçü…………..

 

Semih Reis, kantine girip, ikinci sınıfların oturduğu masaya usulca soukldu, Evren’in kulağına eğilerek, herkesin duyabileceği kısıklıkta bir ses tonu ile, ‘Arkadaşlar bu akşam, Cağaloğlu’ndaki kahvede toplanıyoruz.   Çatlı reis de initkal edecek, ulvi bir hasbıhal edeceğiz, fire istemiyorum…’

 

Daha ikinci sınıftayken, okulun reisi olmuştu Semih, beş yıldır mezun olamadığı ortaokulda, kendisi gibi ülkücü öğretmenleri sayesinde, atılmadan  barınabilmişti. Yaşıtları üniversiteye başlamış, o ise  ortaokulda çakılıp kalmıştı. Ama iki yıldır da okulun reisiydi.  Onsuz okulda kuş uçmuyordu. Ülkü Ocakları’ndan hemen herkesi tanıyordu. Başbuğ Alparslan Türkeş’in tüm öğretilerin öğretilerini ezberlemişti.  Sık sık sokak kavgalarına karışıyor, ya gözaltına alınıyor, ya günlerce aranıyordu.  Yeni görevi ise, Avrupa Yakası ortaokul ve lise öğrencielrinin katılacağı toplantıları organize etmekti diğer okul reisleri gibi. Toplantılara Abdullah Çatlı katılacak, gençleri eğitecekti…

 

********************

 

Harun Hikmet, Mehmet Saltuk, Ali Haydar, Şekip,  Serkan, Erdi, Cem, Cüneyt ve İbrahim; Cağaloğlu Dadaşlar Kahvesi’ndeki toplantıya katılmak üzere, okul çıkışı hep beraber vapurla Sirkeci’ye geçip, kahveye doğru  yürümeye başladılar. Yarım saat sonra da kahveye vardılar. Dadaşlar Kahvesi, Mehmet Saltuk’un uzaktan bir akrabasına aitti.  Kahveye genellikle ülkücüler gelirdi, birkaç kez saldırıya uğrasa da, dimdik ayakta kalmayı başarmıştı.  O akşam da riskli bir akşamdı, kapıda ocaklardan bekleyen en az yirmi kişi eşliğinde Abdullah Çatlı adlı genç, iki saat sürecek toplantısını bitirdiğinde, yaklaşık 250 kişilik ortaokul ve lise talebeleri arasında özel ilgilenilecek  on beş öğrenci seçti. Mehmet Saltuk da bunlar arasındaydı. O on beş kişi, lise eğitimleri boyunca da aynı tedrisattan geçip, birer birer üniversitelere başladılar…

 

Mehmet Saltuk, zaten liseden itibaren başladığı eylemci hareket tarzını,  üniversitede de sürdürdü, birçok okul işgalini, milliyetçi-ülkücü kanat olarak bastırıyorlar, hemen her fırsatta kavgalara karışıyorlardı…

 

Bir Cuma sabahı, sokağa çıkma yasağı ile evlere tıkılıp kaldılar. 12 Eylül 1980 tarihiydi ve askeri darbe yapılmıştı.

 

Mehmet Saltuk o akşam, hukuk ve fen-eedbiyattan on altı öğrencinin kaldığı bir evdeydi. On altısı birden cama bile çıkmamacasına  evde sindiler. Semih Reis’in gelip  kendilerine bir çıkar yol göstermesini bekliyorlardı…

 

İşaretleri ise, Fatçih’te kaldıklarıa evin tam karşısındaki binanın ikinci katında bulunan başka bir evdten ışıkların üç kez yanıp sönmesiydi,  bilirlerdi ki Semih o işaretle beş dakika içinde gelilrdi.

 

Bir öğrenciyi gözcü dikip, kendileri  hiç ışık yakmadan  salonun ortasına oturdular. İşaret geldi ve beş  dakika sonra Semih kapıyı aynı şekilde bir parola ile üç seri üç aralıklarla vurdu…

 

Kapıyı açıp Semih Reis’i içeri aldılar. Tam planı konuşacaklardı ki, kapı bir ipçik yardımı ile kırılıp içeir on beş askerin girmesi bir oldu…

 

Hepsi birden Türk Bayrağı’na sarılıp ayağa kalktılar. Ama askerler acımasızca hepsini dipçik darbesi ile yere serip, birbirine bağladı ve Hastal’da bulunan bir sorgu merkezine götürdüler…

 

Günlerce işkence gördüler, Mehmet Saltuk da işkence görenler arasındaydı. Beş ay sonra, Mehmet Saltuk’un silahlı hiçbir eyleme katılmadığı anlaşılınca serbest kaldı ama okulan uzaklaştırılmakla kalmamış,  işkence sırasında, sağ kulağında yüzde 80, solda ise yüzde 55 işitme kaybı oluşmuştu…

 

Ailesi onu birkaç aylığına Erzurum’a dayısının yanına gönderdi. Bu arada bir taraftan da iş arıyordu.

 

Yaklaşık yeid aya kadar sonra da aradığı işi buldu. Türk Ticaret Bankası’nda,  nöbetçi memur olarak işe başladı. Bir yıl sonra da ablasının bir tanıdığı sayesinde evlendi. Bu arada nöbetçi memurluktan, kambiyo şefliğine, oradan da genel şefliğe yükseldi…

 

İki kızı oldu, kızlar büyüdü, emeklilik yaşı geldi ve emekli oldu.

 

Türk Ticaret Bankası çalışanlarının özel sandığı vardı. Bu sandık sayesinde emeklilerine, normalin üstünde kıdem tazminatı ödeniyordu.

 

Tam tazminatını aldı, rahat bir hayat sürecekti ki, deliler gibi sevdiği eşi, yok yerke annesi ile beraber oturma kararı alarak, evi terk edip, kızlarını da yanına aldı. Ne yaptıysa ne ettiyse, fayda etmedi ve ayrıldılar…

 

Mehmet Saltuk, bu durumu kaldıramadı. Psikolojisi bozuldu, hatta Sürmenanj Total geçirdi. Uzun mgud tedavi gördü, kısmen iyileşince de, normal hayatına döndü ama izleri hala vardı gönül yarasının…

 

Sık sık kalp çarpıntısı yaşıyor, kendini sokaklara atıyordu…

 

Doktoru bir terapisinde, sosyalleşmeyi önerdi, ‘Gez ve dolaş. Deniz kıyısına in, güneşlen ya da yağmur ye, doğa ile iç içe ol; sergilere git’ dedi. O anda çekmecesini açtı psikolog, ‘Bak bir davetiye var bende, İstanbul Art Galeri var Nişantaşı’nda, sergi var açılışı olacak git mesela o açılışa’…

 

İki gün sonraydı o açılış, edreis buldu ve gitti Mehmet  Saltuk…

 

Orada, sergi alanında Yaser Kural adlı bir kişi ile tanıştı.

 

İşte Mehmet Saltuk’un da kokteyllerle tanışması böyle oldu. Yaser’in tlimatı ya da direktifi ile her akşam bir yere gidiyor,  kendi deyimiyle de doktor  tavsiyesine uyup,  kafasını dağıtıyordu.

 

Dışarıda psikolojisini düzeltiyordu. Güzel yemekler, güzel içkiler, güzel ortamlar iyi gelmişti. Ama evde durum fenaydı.

 

Mehmet Saltuk ne yazık ki ne bulduysa biriktirmeye başladı. Bu biriktirme,  önce katalog,  kağıt ve  ıvır zıvırla başladı… Ama daha sonra, atık giysiler ve en sonunda da çöp…

 

Evet,  Mehmet Saltuk, İstanbul’un en güzel  semtlerinen biri olan Salacak’taki aile yadigarı evi, altı yıl içinde tepeleme atık eşya ile doldurdu…

 

Kendisini tanıyan herkes, bu konuda kendisine yardım etmeye çalıştı ama ne çare…

 

En son 2017 yılında, ablasını kaybedince, kendisinin evde olmadığı bir gün gleip resemn çöp ev olmuş evini en azından çöpten arındırıp, temizlediler…

 

Mehemt Saltuk, son dönemlerde kendini dine verip,  koketyl ortamından uzaklaştı…

 

 

Güngör Danişmentoğlu

 

‘…….Hakim…..’

 

‘… İş İnsanları Birilği Aylık Olağan Toplantısı’nın ardından, basın sözcülüğü makamı tarafından geniş kapsamlı bir açıklama yapılacağının bilindiğinden, Four Seasons The Bosphorus Hotel’s’in Balo Salonu Fuayesi, onlarca ekonomi muhabiri ve foto-muhabiri ile doluydu. Toplantı sonrası düzenlenecek akşam yemeği öncesi verilecek olan kokteyl de, bu salonda olacaktı. Toplantı bitti, ahşap lambri oymalı salon kapıları açıldı ve üyeler bir bir dışarı çıkmaya başladı. Güngör de,ana kapının sağındaki masanın yine sağ tarafında duruyordu. Birkaç kişinin ardından, kapıdan çıkanalr arasında Ali koç vardı. Koç, Güngör’ü görür görmez, hal hatır  sorarak boynuna sarıldı. Birkaç saniye sonar da Hüsnü Özyeğin aynı şekilde Güngör’ü kucakladı, ardından da Mustafa Süzer… Tüm basın mensuplarının şaşkın bakışları arasında, Güngör, bir anda gecenin trendi olmuştu…’

 

Paletlerini ve şinorkel bağlı gözlüğünü kumlarda serili hasır havlunun üzerine atan Güngör, bağrımaya başladı, ‘Ben bu amcaları hiç sevmiyorum…’ sonra da kumları dövmeye başladı, ‘Tatilde de rahat yok…’…

 

Çocukluğundan  itibaren, babasını doya doya görememişti, hoş amcalarını da öyle yeğen-amca ilişkisi ile doya doya sevememişti…

 

Danişmentoğlu Ailesi’nin üçüncü kuşak temsilcisi olarak doğduğu için, evde neredeyse lavaboda bile iş konuşuluyordu. Daha ulkokuldan itibaren istediği de istemediği de önünde ya da ardınaydı. Ama O, artık pahalı kıyafetlerden, en pahalı kalemkutularından ya da özel çantalardan çok, babasını istiyordu. Ailenin reisi, Vasfi Danimentoğlu’ydu, ülkenin en büyük salyangoz ticareti yapan işadamıydı, siyasete yakındı, iş dünyasına yakındı; haliyle bir aile şirketi olan şirketler de, aile bireylerinden soruluyordu, zira aile bireyleri de bu çevrenin ayrılmaz bir mütemmim cüzüydü…

 

Güngör, daha çocuk yaştan itibaren, bu karmaşık ve yoğun dünyanın içine doğmuştu. En iyi yerlerde tatile gitmenin hazzını bilen az sayıda çocuktan biriydi. Yez dönüşü okulda arkadaşlarına anlatacak çok şeyi olurdu.Ama O,bir kez olsun sadece babası, annesi ve kardeşleri ile bir yemek yemek, tatilde doyasıya denize girmek ya da kayak yapmak istiyordu ama olmuyordu işte. İşadamı akrabası olmanın isyanını küçük yaşta  yaşayan bir çocuktu Güngör Danişmentoğlu…

 

Ama lise bitip de, aile şirketlerinde ister istemez bir iş üstlenince, O da istemeye istemeye  o çarkın dişlilerinden biri olmaya başlayacaktı… Birkaç yıl hem deniz ürünleri ile ilgili şirkette üst düzey yönetici asistanı,  ardından da yine aile şirketlerinin inşaat sektöründeki temsilcilikleinde, yine asistanlık, vekillik, temsilcilk…

 

Ama yancılık O’nun ruhunda yoktu. İş dünyasında yaşadığı deneyimler sayesinde, süslü geceleri iyi biliyordu. Zira neredeyse ayda bir ya  da iki kez, akrabalarının ya bir devir teslim törenine katılıyor ya yeni kurdukları işin lansmanında bulunuyordu.

 

Beyoğlu’nun en parlak emti Tomtom Mahallesi’nde aliesinin hatırı sayılır bir varlığı vardı, ama iş ortamı o mahalleden bir şekilde başka semtlere açılmalarını gerektiriyordu. Hemen her bri aile varlığı, otel, galeri, rezidans ya da ofis olarak başkalarına satıldığında, sadece satışta bulunmuyor, o varlıkların yeni sahiplerinin yeni iş alanlarında da, gizli gözlemci konumunda bulunuyordu…

 

Bu yolla, medya dünyasından da birçok isim tanıdı. Bir yanan da, özellikle otel dekorasyonu ile yakından ilgilendi ve MERMER CENTOR adıl ibr ortaklığa girdi…

 

Ama günüdz inşaat işinin sıkıcı yoğunluğu O’nu kesmiyordu…

 

Medyadai tanıdıkları sayesinde, bir yerden bu sektöre de tutundu. Bu arada, medya dünyasına en yakın isimlerden Silhe Varolan ve Kıvanç Süzgünolu ile de yakın arkadaştı… Kaldı ki kuzenleri de bir biçimde bazı haftalı ya da ayılk dergileri işletiyordu…

 

Her birinde bir şekilde yer aldı. En az on yayın organının künyesinde bulundu ve yetkili konuma geldi. Birçok platformda, geçmişi sayesinde de hatırı sayılır bir konuma gelmeyi başardı. Ancak iş dünyasından çok geniş bir çevresi olduğunu söylemesi, birçoklarınca, hiç inandırıcı bulunmuyordu…

 

Ta ki o güne kadar…

 

İş İnsanları Birilği Aylık Olağan Toplantısı’nın ardından, basın sözcülüğü makamı tarafından geniş kapsamlı bir açıklama yapılacağının bilindiğinden, Four Seasons The Bosphorus Hotel’s’in Balo Salonu Fuayesi, onlarca ekonomi muhabiri ve foto-muhabiri ile doluydu. Toplantı sonrası düzenlenecek akşam yemeği öncesi verilecek olan kokteyl de, bu salonda olacaktı. Toplantı bitti, ahşap lambri oymalı salon kapıları açıldı ve üyeler bir bir dışarı çıkmaya başladı. Güngör de,ana kapının sağındaki masanın yine sağ tarafında duruyordu. Birkaç kişinin ardından, kapıdan çıkanalr arasında Ali koç vardı. Koç, Güngör’ü görür görmez, hal hatır  sorarak boynuna sarıldı. Birkaç saniye sonar da Hüsnü Özyeğin aynı şekilde Güngör’ü kucakladı, ardından da Mustafa Süzer… Tüm basın mensuplarının şaşkın bakışları arasında, Güngör, bir anda gecenin trendi olmuştu…

 

O günden sonra, Güngör’e herkes daha fraklı bir gözle bakmaya başladı…

 

Güngör, birçok davete kayıtsız şartsız katılmayı başarıyor,  katılamayacağna inandığı davetlerde ise, LCV kültürü ile işini götürebiliyordu. Öyle bir çevre edinmişti ki, benim diyen gazeteciye hatta yayın yönetmenine gelmeen davetler ve davetiyeleri kendisine bir şekilde gelioyrdu…

 

Çapkınlığı da dillere destandı, zira yanında hemen her ortamad en az bir güzel kızla gezmeyi başarıyordu. Bir kötü huyu vardı, yanında kız olduğu zaman en yakın arkadaşlarının bile masasına yanaşmasını asla ama asla istemiyordu…

 

Güngör,Sulhi Varolan ve Kıvnaç Süzgünoul ile yakın dostluğuun hala sürdürmektedir…

 

Magazin konusundaki engin deneyimi de, O’nu şu anda gizil ibr duayn magazin muhabiri konumuna getirmiştir…

 

 

---------------------------------------------------------------------------

 

Yaser Kural

 

 

‘………Kral………’

 

‘…Hediyeyi veren kız, takım elbiseli kahramanımıza, hediyesini verdi… Hediyeyi alan kahramanımız, sıradan çıktı, gözlük t aktı ve yeniden kuyruğa girdi, bir hediye daha aldı. Derken arkasını dönüp, gözlük taktı ve yeniden hediye kuyruğuna girdi. Bir hediye daha… Şimdi siz bana bu sahnenin, ‘Neşeli Günler’ filminde Şener Şen’in sahnesi oludğunu söyleyeceksiniz. Oysa o sahne, Beyoğlu Evlendirem Dairesi’nde geçiyordu… Oysa mean Rahmi Koç Müzesi’ydi ve kahramanımız da Şener Şen değil, Yaser Kural’dı. Namı diyar, ‘Kral’…’

 

Hemen her gün okulda bir olayın patlak vermesi sinirleri iyice germişti. Yaser ve arkadaşları, bazı günler kaldıkları yurtta mahsur kalıyor, sınav  dönemi hariç, neredeyse haftada bir okula gidebiliyorlardı…

 

Şunun şurasında bir yıl kalmıştı aslında. Diyarbakırlı olması nedeniyle, yurtta ne kadar Diyarbakırlı, Mardinli, Adıyamanlı varsa, Yaser’in peşine düşüyor, ‘Dava için para, yardım’ talep ediyorlardı. Yaser, rengini lik baştan belirtmişti oysa, ‘Ben vatanını, milletini seven biriyim; çeteyle, örgütle, olaylarla, eylemlerle işim olmaz’ demişti herkese, iri yarı yapısı nedeniyle de öncü olarak gönderilen birkaç çelimsiz öğrenciyi de yıkmıştı yere, ‘Bana bulaşmayın’ sözlerini ekleyerek…

 

Bir sene daha dişini sıkabilirse, seneye okuldan mühendis olarak mezun olacaktı. Hem de Elektrik Mühendisi…

 

Son sınıfın il dönemi için, köyünden İstanbul’a döndüğü günün ertesi günü, ordu ihtilal yaptı. Takvimler 12 Eylül 1980’i gösteriyordu. Üniversiteler tatil edildi. Yurtlar kapatıldı, yurtlara erken gelenler,  sorguya alındı, bazıları iki günde serbest kaldı. Yaser ve güneydoğu kökenli yedi öğernci ise, gözaltı süresi uzatılarak, Selimey Kışlası’na getirildi. Yaser, kendisinin öğrenci olaylarına eylemlere hiç katılmadığın söyledi durdu. Hoş kayıtlarda da ismi hiç yer almıyordu. Etliey sütlüye dokunmayan nadir öğrencilerden biriydi Yaser. Sorgudakilerden biri, Yol Devrim Gençlik Fraksiyonu üyesi bir militandı. Edebiyat Fakültesi’ndeki yedinci yılıydı. Sorgudakilerin reisi konumundaydı, Yaser’i sordular; ‘O sünepe, bir boktan anlamaz; pankart versen bez zanneder, bildiri ersen ders kitabı; O hiçbir şeyden çakmaz; maalesef aslını red eder, Diyarbakırlılığının hakkını ermez’ deyince; iş anlaşılır; Yaser serbst kalır…

 

İki yıl sonra Yaser, Elektrik Mühendisi olarak mezun olur. Tempo İnşaat’ta işe başlar. Kendini sevdirmeyi başarır, çok çalışkandır; ilk iki projesinde işleri erken ve tam randımanlı teslim edince, patronun en has adamı olma  mertebesine de erişir. Bir yıl içinde, iki ayrı  sitenin ve ir askeri projenin işlerini de tamamlarlar…

 

Bu arada patronu, ihtilal sonrası kurulacak olan TBMM için, eski müşteşar Turgut Özal’ın partisi Anavatan Partisi’nden teklif alır. Yaser artık şirketin sadece bir mühendisi değil, bir numaralı danışmanıdır, neticede ağzı iyi de laf yapan biridir.

 

Patron Taki Bey, milletvekili seçilemez ama İstanbul İl Başkanlığı’nda başan yardımcısı olur. Papatyalar’ın da organizasyon müdürüdür. Hemen her akşam, bir otelde,Hilton’da, Sheraton’da, Etap’ta, Çınar’da bir davet tertiplenir ve Taki Bey, Yaser ile beraber bu gecelere katılır…

 

Taki Bey, 1987 seçimlerinde de aday olur.Yine seçilemez, ama iki yıl sonra, iki yıl sonra İstanbul’un bir ilçesinden belediye başkan adayı gösterilir ve seçilir. Bu arada Yaser, patronu ve artık başkanı ile gecelere katılmya ve danışmanlığını yapmaya devam eder.

 

Ancak Taki Bey’in talihsiz bir kalp krizi sonucu vefat etmesinin ardından, 1991 yılında, işten çıkar zira şirket kapanmıştır.

 

Yaser, iki-üç arkadaşı ile bir ofis açar ve taşeron işler almaya başlar. İşler iyidir, belediyeler çatır çatır ihale açmakta, çevresi geniş olan Yaserler’in ofisi iyi iş almaktaydı…

 

Ama Yaser, bir ke otel davetlerini keşfetmişti; bürokratik davetlere zaten çevresinedn dolayı elini kolunu sallaya sallay girmektedir. Ama otellerde başka başka davetler de vardır. Kahvaltılı basın toplantıları, konferanslar,öğle yemekleri; daha birçok davet…

 

Yaser, fuarları keşfedene kadar bu davetlere katılır. Eko-Vizör  Dergisi’nin muhabiri olduğunu söylemektedir.

 

Fuarlarda ise, fuar alanının elektrik kontrol sorumlusu…

 

Katılımın serbest olmadığı birçok fuara bu kimlikle girer ve fuarın ne kadar hediyesi ve imkanları varsa faydalanır…

 

2007 yılında, Yaser’in ofisine bir iş gelir. Koçtaş firmasının tüm teknik aksam sorumluluğunu alırlar. Bu saatten sonra,Yaser kendini sadece işine verir. Önce kahvaltıları, sonra kongreleri, ardından da akam davetlerine gelmez olur.

 

Sadece gda ve züccaciye fuarlarına gitmektedir o kadar…

 

Yaser, kokteyllere devam ettiği dönemlerde, en dikkat çeken özelliği; olası bir hediye takdiminde, kılıktan kılığa girerek en az üç hediye almaya çalışmasıydı…

 

Bir gün bu olayların biri çok ilginç bir biçimde tezahür eder…

 

Hediyeyi veren kız, takım elbiseli kahramanımıza, hediyesini verdi… Hediyeyi alan kahramanımız, sıradan çıktı, gözlük t aktı ve yeniden kuyruğa girdi, bir hediye daha aldı. Derken arkasını dönüp, gözlük taktı ve yeniden hediye kuyruğuna girdi. Bir hediye daha… Şimdi siz bana bu sahnenin, ‘Neşeli Günler’ filminde Şener Şen’in sahnesi oludğunu söyleyeceksiniz. Oysa o sahne, Beyoğlu Evlendirem Dairesi’nde geçiyordu… Oysa mean Rahmi Koç Müzesi’ydi ve kahramanımız da Şener Şen değil, Yaser Kural’dı. Namı diyar, ‘Kral’

 

Yaser, 2013 yılında, bir mide spazmı sonrasında hayatnı kaybeder…

 

 

Hediyeyi veren kız, takım elbiseli kahramanımıza, hediyesini verdi… Hediyeyi alan kahramanımız, sıradan çıktı, gözlük t aktı ve yeniden kuyruğa girdi, bir hediye daha aldı. Derken arkasını dönüp, gözlük taktı ve yeniden hediye kuyruğuna girdi. Bir hediye daha… Şimdi siz bana bu sahnenin, ‘Neşeli Günler’ filminde Şener Şen’in sahnesi oludğunu söyleyeceksiniz. Oysa o sahne, Beyoğlu Evlendirem Dairesi’nde geçiyordu… Oysa mean Rahmi Koç Müzesi’ydi ve kahramanımız da Şener Şen değil, Yaser Kural’dı. Namı diyar, ‘Kral’

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Ahmet Fethi Boğar

 

‘…Jinekolog…’

 

‘…. Moderatör Louis Aredianes, ikinci konuşmacının ardından yeniden kürsüye gelerek, ‘Kıymetli konuklar, şimdi de katılımcılar adına, serbest konuşma yapmak üzere, kura ile belirlenen Jinekolog Sayın Ahmet Fethi Boğar’ı sahneye davet ediyorum’ dedi. Boğar, alkışlarla sahneye   çıktı ve ‘Jinekolojik Rahatsızılklarda Bilinçli ve Düzenli Kontrolün Önemi’ konusunda, yaklaşık yarım saat süren İngilizce bir konuşma yaptı. Konuşmacılara takdim edilen onur plaketini aldı, kongre anı kataloğu için logo önünde fotoğraf çektirdi ve kürsüden inip yerine oturdu. Buraya kadar her şey normaldi, şaşılacak bir şey yoktu; zaten şaşıran kimse de olmadı… Ekip üyesi altı kişinin dışında…’

 

***************

 

 

 

Ambulans,  Hisarüstü Caddesi’nden geçerek, Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nün bulunduğu binanın önünde durdu. Sağlık görevlileri hemen ikinci katta vakanın olduğu koridora doğru ilerlediler. Son sınıf öğrencilerinden Ahmet Fethi Boğar, yered baygın yatıyordu. Hemen tansiyonu ölçüldü, sedyeye alındı, kalp elektrsu çekildi; az sonra da kendine geldi. Sağlık görevlisi, ‘Ahmet Bey, beni duyuyor musnuz?  Ahmet Bey, beni duyuyor musnuz?’ diyerek seslendi. Fethi, duyduğunu belli eder bir biçimde başını salladı, ‘Kısık bir sesle, hiper tansiyon var bende, zaman zaman oluyor; sanırım arkadaşlar panik yapmışlar’ dedi. Yavaşça sedyeden kaldırıldı, uuslca ayakkabılarını giydi, sağlık görevlisi son kez, ‘İyisiniz değil mi Ahmet Bey’ dedi, sonra da hep berbaber aşağı indiler, sağlık görevlileri ambulanslarına binip gittiler, Fethi ise,  binanın yanında bulunan merdivenlerden alt bahçeye inerek, havuzun yanında bulunan taş banka oturdu. ‘Sabah böreği biraz fazla kaçırdım’ diye düşündü içinden. İki yıldır,  Etiler civarında bazı öğrencilere İngilizce dersi veriyor, kirasnı ve harçlığını çıkartıyordu. Bir yğl önce öğrencisi olan Aybüke’nin  annesi ile ise çok daha yakın bir ilişkisi başlamıştı. Aybüke’nin babası Aybüke çok küçük yaştayken ölmüş, Eczacı Leylüfer Karaçınar, kızını babasız büyütmek zorunda kalmıştı.  Karaçınar Eczanesi’nin sahibiydi. Bir gün Fethi, ders verdiğini beyan eden ilanı, izin veren bölge esnafının camına asmak üzere Hisarüstü’ne inmiş, Karaçınar Eczanesi’ne de uğramıştı. Leylüfer, öğrenclik yıllarındta kendisi de çalıştığı için, Fethi’nin azmini ve isteğini takdir ederek, ilanı yapıştırmasına izin verdi. O kadarla da kalmadı, kızı Aybüke’ye de ders vermesini önerdi. Tabii ücreti karşılığında…

 

Dersler başladı, Aybüke’nin iki arkadaşı daha öğrencisi oldu. Bu arada Fethi, öğrencilerinin okuldakti başarısını da ölçüyor, taikp ediyor; ders çalışıp başarılı olanlara minik hediyeler alıyordu. Bir gün, Aybüke ve arkadaşlarının okulda tam not aldığını öğrendi. Ödül olarak da, hafta sonu okul arkadaşları ile kurdukları müzik grubunun provalarını izlemeye çağırdı. Leylüfer Hanım, eczanesini kalfaya teslim edep, Aybüke ve arkadaşlarını alıp, proüvanın yapıldığı alana geldi. Fethi,  beş arkadaşı ile beraber, şarkılar üzerine çalışıyorlardı. Gurp halined söylenen iki şarkıdan sonra, önce Seyhan, ardından da Fethi solo birer şarkı seslendirdiler. Fethi tam şarkıyı bitiriyordu ki, Lelyüfer ile göz göze geldi.  O anda Leylüfer ile Fethi arasında müthiş bir enerji doğdu. Fethi, bunu dillendirmeye ve yaşamaya korkacaktı ilk başta. Yanlış a anlamış olabilirdi, bu hem öğrencilerini kaybettirirdi, hem imajını zedelerdi. Ancak iki gün sonra, Leylüfer Karaçınar, Fethi’yi okuldta dersi olmadığını bildiği için eve kahvaltı yapmaya çağırdı. Fethi de, herhangi bir art niyet düşünmeden davete icabet etti. Tam kahvaltıları bitmiş ve Leylüfer bir de sabah kahvesi önermişti ki, bir-iki dakikalığına içeri gitti, döndüğünde üzerinde, transparan siyahbir gecelik ve şuh dolu bakışlar vardı. Fethi’ye yanaşarak gözlkülerini çıkardı ve dudaklarına yapıştı, Fethi daha fazla karşı koyamadı; kendilerini bir anda mutfağın çaprazında bulunan Leylüfer’in yatak  odasında buldular. Beş saat yataktan çıkmamacasına hiç durmadan seviştiler,  durmak ya da yorulmak bilmiyorlardı. Bölece Leylüfer ile Fethi, dolu dolu yaşanacak bir ilişkiye başlıyorlardı. Leylüfer her ne kadar 14 yaş büyük olsa da, duygusal manada da, cinsel manada da, arkadaşlık manasınad da; 23-24 yaşındaki bir kadından farksızdı. Hatta bazı zamanlar Aybüke, birkaçz hafta halasında kalıyor, Fethi de o süre zarfında,  Leylüfer’de  kalıyordu.

 

Bir gün,  Leylüfer, akşama eczacılar gecesi olduğunu beraber gideceklerini söyledi. Yalnız alışverişe çıkmalılardı. Leylüfer, yeni açılan Bakırköy Galria’ya  gitmek istiyordu.Seçenek çoktu, bir de kızını buz patenine yazdıracaktı.

 

 

 

Alışveriş sonrası, her ikisi de yeni kıyafetlerini dükkanda giyip, gecenin yapılacağı Sheraton Taksim Otel’e gittiler. Lobide beklerken tesadüfen önce otel girişinde bir sergiye katılıp, ikişer kaeh şampanya içtiler. Ardından da eczacıların gecesi için bir üst kattaki salonda düzenlenen yemeğe geçtiler…

 

Bu Fethi’nin otel davetleri ile ilk tanışması olacaktı…

 

*******

 

İki yıl kadar sonra, Fethi-Leylüfer ilişkisi artık rutinleşmişti. Hatta haftada dört gün seks, Pazar günleri sahil yürüyüşü, bazı Cuma akşamları konser; o kadar…

 

Neticede ayrıldılar, Leylüfer, Fethi’nin 1-1 bir ev bulmasına da yardımcı oldu ve Fethi artık taamen yalnız yaşamaya başladı. Bu arada Levent’te  açılan bir kursta da Matematik ve İngilizce ders vermek üzere, öğretmenliğe başladı. Kursa başlamasının ikinci ayında, Çek Cumhuriyeti vatandaşı Syndia adlı bir öğremen de işe alındı. Fethi ile Syndia çok yakın arkadaş oldu ve bu arkadaşlık aşka dönüştü. Ancak ibr yıl sonra, Syndia, ülkesined çok aha iyi  şartlarda bir iş bulunca, bir anda durumu Fethi’ye anlattı ve bir hafta içindte Türkiye’den ayrıldı. Fethi’nin dünyası başına yıkılmıştı. Evlilik hayalleri kurarlarken, bir anda herşey bitmişti… Ama bitemezdi.  Tüm birikimini toparlayıp, Syndia’nın peşinen gitmeye karar verdi. Kurstan ayrıldı, rara yolu ile önce Romanya’ya, arından da Prag’a ulaştı. Syndia ile buluştu. Syndia, peşinen oralara kadar gelen bu adamı aşkından etkilenmişti. Yeniden bir arada yaşamaya başladılar. Bu arada Fethi, yine bir kursta İngilizce ders veriyor, aynı kursta akşamları da Rusca ve Çekce öğreniyordu. İki yıl sonar bu diller ede hakim oldu Fethi.

 

Ama bir akşamüstü büyük bir talihsizlik yaşadı. Bir şeyer içmek için girdiği bir barda, Türk müşterilerle Çek ve İtalyan müşteriler birbirine girdi, bir Çek, bir de Alman yarlandı. Polis olay yerine geldiğinde bardaki herkesi sorguladı ve Fethi olaylara karışmadığın söyleş de gözaltına alnıdı. Sydia, durumu öğrenir öğrneemz; polis olan yeğenini aradı ve bir şekilde kaçak göçek Fethi’yi gözaltınan kaçırdı… Ancak artık Fethi’nin orada kalması imkansızdı. Hemen bir pasaport  ayarlayıp Slovakya’ya geçtiler. Aslında kaçtılar. Ta ki altı ay sonra yakalanana kadar. Yakalanıca her ikisi de sınır dışı edildi, Syndia Çek Cumhuryeti’ne, Fethi ise Türkiye’ye…

 

Geldikten sonra, iki ay iş aradı. Bu süre zarfında da, okuldan eski bir arkadaşının resepsiyon görevlisi olduğu Swissotel The Bosphorus’ta,  kahvaltılı basın toplantılarını ve kokteylleri keşfetti…

 

 Aynı arkadaşı, bir otel müşterisinin tesadüfi talebi üzerine, Fethi’ye Çekce tercüm yaptırdı… İyi bir çeviri yapması üzerine, aklına tercümanlık geldi…

 

 Araştırdı ki, İstanbul’da Çekce-Slovakça tercüme yapan yoktu. Hemen gazeteye bir ilan verdi ve ilan sonrası, tam altı tercüme bürosu ile anlaştı…

 

 Tam on beş yıl boyunca, hemen her sabah bir basın toplantısı, akşam ise bir kokteyle katıldı…

 

Bu arada müthiş bir internet bilgisine sahip oldu…

 

 Bazı pr ajansları, Fethi’nin gerçekten gazeteci olmadığı keşfedince, davetleri nereden öğrendğini merak ediyorlardı…

 

Bazı toplantılara da, almıyorlardı…

 

 

Sırf bu inat uğruna, ‘Toplantı Dünyası’  adlı bir site açtı…

 

Kimse inanamıyordu ama 7/24  İstanbul’da ne varsa, o sitede sıra sıra yer aldı. Nereden bilgi alıyordu bilinmez ama, bir oteldeki personel sağlık ve teftiş toplantısı bile, sitede yer alıyordu…

 

 Kongrelere de sürekli faklı mesleklerden biri olarak katılıyordu…

 

 Bazen doktor, bazen öğretmen,  bazen mühendis…

 

 Ama bir insan her rolü nasıl bu kaar iyi oynar, her konuda üstelik yabancı iled nasıl bu kadar bilgisi olabilirdi?

 

 Bir gün bir tıp kongresine katıldı tabii doktor olarak.

 

 Sonra da salona geçildi ve konuşmalar başladı…

 

 Moderatör Louis Aredianes, ikinci konuşmacının ardından yeniden kürsüye gelerek, ‘Kıymetli konuklar, şimdi de katılımcılar adına, serbest konuşma yapmak üzere, kura ile belirlenen Jinekolog Sayın Ahmet Fethi Boğar’ı sahneye davet ediyorum’ dedi. Boğar, alkışlarla sahneye   çıktı ve ‘Jinekolojik Rahatsızılklarda Bilinçli ve Düzenli Kontrolün Önemi’ konusunda, yaklaşık yarım saat süren İngilizce bir konuşma yaptı. Konuşmacılara takdim edilen onur plaketini aldı, kongre anı kataloğu için logo önünde fotoğraf çektirdi ve kürsüden inip yerine oturdu. Buraya kadar her şey normaldi, şaşılacak bir şey yoktu; zaten şaşıran kimse de olmadı… Ekip üyesi altı kişinin dışında…

 

Zira  o kongrede, birçok kongrede olduğu gibi, davetsiz ekip üyeleri de vradı ve şaşırmışlardı…

 

Ahmet Fatih Doğan, 2 Ağustos 2012 tarihinde, bir  kokteyl sonrası geçirdği beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti…

 

 

----------------------------------------------------------------------------------------------------

 

Sulhi Varolan

 

‘………Panikolog…….’

 

‘…Taksim Meydanı’nda, bir resim sergisine gitmekte olan Gürol Enemin ile Burçak Kıvanç Süzgünoğlu’na selam veren Sulhi, Kıvanç’a dönerek, ‘Abi akşam konsoloslukta, neden sosyeteyi çekmedin yahu?’ diye sorunca; Kıvanç; ‘Abi, ben magazinci değilim, ekonomi muhabiriyim. İş ödülünü alanı çektim; konuşmasını aldım, yetti’ dedi. Bunun üzerine Sulhi, transa geçmiş bir vaziyette bağırmaya başladı, ‘Olmaz abi, olmaz abi, olmaz abiiiii, olmaz abiiiiiii, çekeceksin; sosyeteyi es geçmyeceksin, olmaz abiiiii,  çekeceksin abiiiiiiiii…’

 

İçi içine sığmıyordu. Liseden sonra üniversiteye gitmek çok istemiş,  ama  eniştesinin yaz tatili başlar başlmaz kendisine iş bulmasıyla, bu planını biraz ertelemişti…

 

Aslında istediği bir işti. İstanbul’un en önemli tekstil markalarından birinin Nişantaşı Şubesi’nde, reyon sorumlusu olarak çalışacaktı. Kuzeni sayesinde, jet sosyete denilen kesimden birçok kişiyi tanımış, özellikle de kıyafetlerine hayran kalmıştı…

 

Birçok ünlü kişi ya da işadamı, çoğu zaman alışverişleri için Paris’i seçmiş olsa da, hatırı sayılır oranda kişi de o mağazamda,  üstelik Nişantaşı Şubesi’nden giyiniyordu…

 

Oldukça sıcak bir günde işe başladı. Çoğu müşteir ya Erdek’te ya da Çınarcık’ta yazlıkta olduğu için, birkaç ay tek tük gelen müşterilerle özel olarak ilgilendi. Okullar açılıp, İstanbul kalabalıklaşınca da, beklediği müşteri potansiyeline ulaştı. Israrlı bir şekilde erkek  takım elbise reyonunu istiyordu. Çalışkanlığı nedeniyle, mağaza sorumlusu O’nu isteği yere verdi. Özellikle hafta sonu ya da akşam saatlerinde, oludkça ünül sayılabilecek kişiler geliyor, takı elbise satın alıyordu. İki yıl içinde,neredeyse günlük beş  takım elbise satışı sağlayarak, mağazamla arası rekor kırdı. Üstelik, en olmayacak  takımları, en ilginç gömlek ve gravatlarla tamamlayarak, bir yerde stilistlik de yapmış oluyordu…

 

Genel müdürlük, metini duydğu Sulhi’yi denemek için, huysuz kimliğe  bürünmüş iki yöneticisini,  şubeye gönderdi. Zor beğeniyor gibi yapıyorlardı; sürekli başka başka şeyler deniyorlardı;Sulhi sıkılmadı, o iki yöneticiye; en satılmayacak renk ve desendeik ikişer takım elbiseyi satın aldırmayı başardı…

 

İki hafta sonar ise,genel müdürülğe çağırıldı,burada tasarım bölümüne destek olacak, kıyafetlerin uyum ve renk ve modellerini belirleyen ekibe destek verecekti…

 

İlk günedn itibaren,öyel güzel tasarımların çıkmasını sağladı ki, zaten pohüler olan marka, Sulhi’nin bizzat çizdiği ya da çizdiridği tasarımlarla iyice  bir numaraya yerleşti…

 

Bu yazı 1670 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
PUAN DURUMU
Takım O G M B A Y P AV
1 Medipol Başakşehir 10 6 1 3 14 4 21 +10
2 Kasımpaşa 10 6 3 1 23 16 19 +7
3 Galatasaray 10 6 3 1 17 12 19 +5
4 Beşiktaş 10 5 2 3 19 13 18 +6
5 Antalyaspor 10 5 3 2 13 15 17 -2
6 MKE Ankaragücü 10 5 4 1 12 10 16 +2
7 Trabzonspor 10 4 3 3 18 12 15 +6
8 Yeni Malatyaspor 10 4 3 3 13 10 15 +3
9 Göztepe 10 5 5 0 12 12 15 0
10 Atiker Konyaspor 10 3 3 4 15 14 13 +1
11 Bursaspor 10 2 2 6 8 8 12 0
12 Kayserispor 10 3 4 3 9 11 12 -2
13 Alanyaspor 10 4 6 0 6 15 12 -9
14 Sivasspor 10 2 4 4 12 17 10 -5
15 Fenerbahçe 10 2 5 3 7 13 9 -6
16 Çaykur Rizespor 10 1 4 5 12 15 8 -3
17 Akhisarspor 10 2 6 2 10 18 8 -8
18 BB Erzurumspor 10 1 5 4 7 12 7 -5
Takım O G M B A Y P AV
1 Gençlerbirliği 5 4 0 1 10 1 13
2 Ümraniyespor 5 4 1 0 9 4 12
3 Denizlispor 5 3 1 1 10 2 10
4 Boluspor 5 2 1 2 5 3 8
5 Hatayspor 5 2 1 2 5 3 8
6 Eskişehirspor 5 2 1 2 5 5 8
7 Adana Demirspor 5 2 2 1 9 4 7
8 Altınordu 5 2 2 1 8 4 7
9 Adanaspor 5 2 2 1 8 6 7
10 Giresunspor 5 2 2 1 5 3 7
11 İstanbulspor 5 2 2 1 9 13 7
12 Afjet Afyonspor 5 1 2 2 8 7 5
13 Gazişehir Gaziantep FK 5 1 2 2 4 5 5
14 Altay 5 1 3 1 4 7 4
15 Balıkesirspor Baltok 4 1 2 1 2 5 4
16 Elazığspor 5 1 4 0 6 10 3
17 Osmanlıspor FK 5 1 4 0 1 5 3
18 Kardemir Karabükspor 5 0 4 1 1 11 1
Takım O G M B A Y P AV
1 Manisa BBSK 5 5 0 0 12 2 15
2 Tuzlaspor 5 4 0 1 11 1 13
3 Tarsus İdman Yurdu 5 3 0 2 14 9 11
4 Pendikspor 5 3 0 2 11 6 11
5 Şanlıurfaspor 5 3 0 2 6 3 11
6 Sivas Belediyespor 5 3 1 1 9 4 10
7 Fatih Karagümrük 5 3 1 1 7 2 10
8 Menemen Belediyespor 5 3 1 1 12 9 10
9 Zonguldak Kömürspor 5 2 1 2 5 3 8
10 Etimesgut Belediyespor 5 2 1 2 5 5 8
11 Kahramanmaraşspor 5 2 2 1 4 5 7
12 Bugsaş Spor 5 2 2 1 6 8 7
13 Kırklarelispor 5 1 1 3 6 5 6
14 Bandırmaspor 5 1 2 2 3 5 5
15 Darıca Gençlerbirliği 5 1 2 2 3 5 5
16 Konya Anadolu Selçukspor 5 1 2 2 7 10 5
17 Tokatspor 5 1 3 1 2 5 4
18 Fethiyespor 5 0 2 3 3 8 3
Takım O G M B A Y P AV
1 Hekimoğlu Trabzon 5 4 0 1 7 2 13
2 Şile Yıldızspor 5 4 1 0 13 4 12
3 Silivrispor 5 4 1 0 9 1 12
4 Nazilli Belediyespor 4 3 0 1 6 2 10
5 Karaköprü Belediyespor 5 3 2 0 11 8 9
6 Nevşehir Belediyespor 4 2 0 2 13 7 8
7 Artvin Hopaspor 4 2 0 2 6 1 8
8 Tire 1922 4 2 0 2 5 1 8
9 Ergene Velimeşe 5 2 1 2 5 4 8
10 Yomraspor 5 2 1 2 3 2 8
11 Erzin Belediyespor 5 2 2 1 7 4 7
12 Kozan Belediyespor 4 2 1 1 5 3 7
13 Gebzespor 5 1 1 3 5 3 6
14 Batman Petrolspor 5 1 1 3 6 7 6
15 Büyükçekmece Tepecikspor 5 1 3 1 5 7 4
16 Erbaaspor 5 0 3 2 2 5 2
17 Körfez Spor Kulübü 5 0 4 1 3 12 1
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 02/11/2018 Galatasaray vs Fenerbahçe
 03/11/2018 Kasımpaşa vs Antalyaspor
 03/11/2018 Akhisarspor vs BB Erzurumspor
 03/11/2018 Medipol Başakşehir vs Beşiktaş
 04/11/2018 MKE Ankaragücü vs Kayserispor
 04/11/2018 Alanyaspor vs Yeni Malatyaspor
 04/11/2018 Trabzonspor vs Bursaspor
 05/11/2018 Göztepe vs Çaykur Rizespor
 05/11/2018 Sivasspor vs Atiker Konyaspor
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 02/11/2018 Altınordu vs Elazığspor
 03/11/2018 Denizlispor vs Adanaspor
 03/11/2018 Gazişehir Gaziantep FK vs Altay
 04/11/2018 Hatayspor vs Ümraniyespor
 04/11/2018 Kardemir Karabükspor vs Boluspor
 04/11/2018 Adana Demirspor vs Afjet Afyonspor
 04/11/2018 Eskişehirspor vs Osmanlıspor FK
 05/11/2018 Gençlerbirliği vs Giresunspor
 05/11/2018 İstanbulspor vs Balıkesirspor Baltok
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 04/11/2018 Kahramanmaraşspor vs Sivas Belediyespor
 04/11/2018 Darıca Gençlerbirliği vs Manisa BBSK
 04/11/2018 Fatih Karagümrük vs Pendikspor
 04/11/2018 Fethiyespor vs Zonguldak Kömürspor
 04/11/2018 Konya Anadolu Selçukspor vs Bandırmaspor
 04/11/2018 Menemen Belediyespor vs Bugsaş Spor
 04/11/2018 Tarsus İdman Yurdu vs Şanlıurfaspor
 04/11/2018 Tokatspor vs Etimesgut Belediyespor
 04/11/2018 Tuzlaspor vs Kırklarelispor
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 04/11/2018 Artvin Hopaspor vs Erbaaspor
 04/11/2018 Erzin Belediyespor vs Batman Petrolspor
 04/11/2018 Büyükçekmece Tepecikspor vs Yomraspor
 04/11/2018 Kozan Belediyespor vs Ergene Velimeşe
 04/11/2018 Körfez Spor Kulübü vs Hekimoğlu Trabzon
 04/11/2018 Nazilli Belediyespor vs Şile Yıldızspor
 04/11/2018 Nevşehir Belediyespor vs Silivrispor
 04/11/2018 Tire 1922 vs Gebzespor
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
resmi ilanlar
GAZETEMİZ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
GÜNLÜK BURÇ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI